Anasayfa / AYET VE SURELER

AYET VE SURELER

 

 

 

 

Hak Dini Kuran Dili – FATİHA SURESİ – 1.7

2- Hamd o alemlerin Rabbi,
3- O Rahman ve Rahim,
4- O, din gününün maliki Allah’ın.
5- Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı, inayeti. (Ya Rab!).
6- Hidayet eyle bizi doğru yola,
7- O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.


Ayetler Arasındaki Tevsiri İlişkiler:

Kur’an’da sureler, surelerin çoğunda kıssalar, kıssalarda ayetler, ayetlerde kelimeler, kelimelerde harfler ve bütün bunlar arasında açık veya kapalı, sözle veya mana ile birçok yönden tam bir uyum ve belli bir düzen vardır ki, bunların tek tek araştırılması ve ayrıntılarının açığa çıkarılması sayısız denilebilecek kadar çoktur ve hemen hemen bütün ilimleri ve sanatları da yakından ilgilendirir. Bu ilimlerin en başta geleni de Nahiv (Dilbilgisi) ve Belağat (sözü yerinde söyleme sanatı) ilimleridir. Kur’an’ın nazmında cümlenin yapısı, sözün öncesiyle ilişkisi, sözün gelişi ve akışı, anlam ve kavram, söz ile mana arasındaki uyum (mutabakat), sözün içeriği ile gereği, ibare, işaret, delalet, iktiza, açıklık ve gizlilik, hakikat, temsil, sarahat, kinaye, ima, telmih, mantık, hikmet, maksada uygunluk gibi beyan ilmini ilgilendiren yönleriyle sözün öncelikle kulağa hoş gelmesi ve kolay anlaşılması gözetilmiştir. Ondan sonra da sözün kalbe dolmasını ve etki yapmasını sağlayan fesahat (açık ve anlaşılırlık), tatlılık, düzgünlük, akıcılık, incelik, ölçülülük, çarpıcılık, kolaylık, sanatlılık, yenilik, çok yönlülük, tutarlılık, uyum ve ahenk, dile hakimiyet, üslup, söz ile anlam arasındaki denge, sözü uzatma, az ve öz sözle çok anlam ifade etme ve nihayet kimseyi taklit ve tekrar etmemek demek olan ibda ve harikuladelik gibi özellikler açısından, hem söz güzelliğini, hem de anlam derinliğini ve zenginliğini birlikte içine alan pekçok güzellik ve estetik incelik bulunmaktadır. Kısacası, Kur’an’da kelimelerin asıl dil ve sözlük manaları açısından delalet ettikleri anlam, akıl ve mantık açısından delalet ettikleri anlam, tabii zevk ve sezgi açısından delalet ettikleri anlam olmak üzere üç çeşit delaletin bileşkesi olan ve sonludan sonsuza doğru yol alan uyum ve ahengin hissedilebilen ilişkilerini özetle dile getiren inceliklerdir bunlar. İşte bunlar tefsirin ruhunu teşkil eder. Genelde avam için dil açısından sözün manaya delaleti, alimler için akıl ve mantık açısından delaleti, edebiyatçılar ve estetikçiler ve hikmet ehli olanlar için zevk, sezgi ve fıtrata uygunluk açısından delaleti önem taşır. Terceme ile dil değiştiği için birinci ve üçüncü hususlarda kendiliğinden büyük kayıplar olur. Ayrıca bundan akıl ve mantık açısından söz konusu olan delalet de etkilenir.
Bunun için biz bazı yerlerde bu ilişkileri kısaca göstermeye çalışacağız. Çünkü etraflıca anlatmaya insanın gücü yetmiyor. Bundan dolayı da Fatiha suresi üzerinde diğer surelerden daha fazla duracağız. Fatiha’da ilk önce iki açıdan kelimeler arasındaki uygunluğu ele alalım. Siyak, sibak yani sözün gelişi ve akışı ki, birincisi (sibak) sözün kendinden önceki kelimelerle, ikincisi (siyak) de sözün kendi parçaları ile kendisine ve kendinden sonrasına göre olan uyum ilişkileridir. Besmele, Fatiha’nın bir kısmı sayıldığına göre, birincisi (sibak) burada söz konusu olamaz, bu olsa olsa ayetin nüzulü (inişi) açısından
اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ
“Rabbinin adıyla oku.” (Alak, 96/1) ayetiyle ilişkili olur ki, bu da Kur’an tertibine göre kendisinden sonraki ayetlere ait bir siyak ilişkisidir. Fakat besmele başlı başına bir ayet olduğu için önce onu inceleyelim.
Sibak (Sözün gelişi): Besmelenin bir fiile bağlı olması ilişkisinden başka burada hiç bir şey düşünülemiyeceğinden dolayı genel olarak Fatiha’nın da besmele ile ilişkisi olduğu bellidir. Besmele ile Fatiha okuyorum, Fatiha yazıyorum, hamd ediyorum, Kur’an’a başlıyorum, v.s. gibi. Fakat bundan başka özel şekilde de kuvvetli ilişkileri vardır. O kadar ilişki vardır ki, besmeleyi Fatiha’dan bir ayet sayabilirsiniz. İlk önce, nazım ve fasıla (ayet sonu) ilişkisi, ikinci olarak kelimeler arasındaki ilişkiler, üçüncü olarak özetle onun açıklaması şeklinde çeşitli mana ilişkileri vardır. Bir kere besmeledeki rahmetin çekiciliğine karşılık Fatiha’nın bir teşekkür etme demek olduğu ilk bakışta görülüyor. Bu ise besmele ve Fatiha arasında gizli ve tam bir bağlantının bulunmasıdır. Sonra Fatiha besmelenin bir açıklaması, ve manalarının açığa çıkmasıdır.
Şöyle ki: Besmele, gerçekten ve itibari olarak yedi kelimeden oluşmuştur. Bunlardan dört tanesi başlıbaşına birer kelime olup üçü Allah’ın ismidir. Bu terkibin tamamı ise bir kısmı zikredilen, bir kısmı da sözün gelişinden anlaşılan ve gizli bulunan iki taraf ile bir bağlaçdan “
ب
= ba” edatı, yani müteallik (ilişiği olan), müteallak (kendisine bağlanan) ve ilişki vasıtası olan üç kısımdan birleşen tam bir söz idi. Buna karşılık Fatiha, yedi ayet, başlı başına dört söz, üç tam vakf (durak)dan birleşen tam bir söz düzeninde güzel bir suredir ki; bu üç tam vakfdan birincisi üç ayetle bir cümle olarak birinci tarafı, ikincisi iki cümle ile bir tevhid ayeti olarak ortadaki bağlama ilişkisi, üçüncüsü yine üç ayetli bir cümle olarak, son kısmını meydana getirmiştir. Ve bu şekilde Fatiha, besmele gibi ve onunla bir cinsten olan bir söz şeklindedir.
Manaya gelince: Besmele bize bir tamlama bağı, iki sıfat bağı ve başında bir bağlantı harfi ile sonunda gizli olan tevhidi içeren tam bir bağlantı veriyordu. Orada
اللّٰهُ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ
özel (isim)den genel manaya doğru yayılan (genişleyen) isim ve sıfatı zikredilmiş iken biz ezelde (başlangıcı olmayan bir zamanda) olduğumuz gibi fiillerimiz ile beraber saklı ve gizli idik. Daha doğrusu Allah var, biz yoktuk.
كَانَ اللّٰهُ وَلَمْ يَكُنْ مَعَهُ شَيْءٌ
“Allah vardı, onunla birlikte hiçbir şey yoktu.” (el-Hindi, Kenzü’l-Ummal, X, 29850.) Çünkü ondan önce bu ilişki ile Allah’a ait olmaya sarılmamıştık
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
dediğimiz zamandır ki, bu bağlantı meydana gelmiş ve Fatiha’da Allah’a teşekkür etmekle birlikte varlık aleminde ortaya çıkmamıza sebep olmuştur.
Gerçekten Fatiha bir teşekkür (cümlesi) ile başlıyor ve bizi gizli, ilahi bir ilişki ile başlangıçta kainatın içinde varlık sahasına atıyor ve o sırada Rahman ve Rahim bir daha tecelli ediyor ve gerçekleri tebliğ etmekle bir iki ıslah döneminden sonra ilahi bir mükellefiyetin gereğini sezecek kadar idrakimizi terbiye ederek ve konuşmayı öğretmek sureti ile iyilikte bulunarak Allah’ı ve kendimizi tanımak için bizi yoktan var ediyor ve işte o zaman Allah’ın birliğine
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
“Yalnız sana ibadet ediyoruz ve sadece senden yardım diliyoruz” diye bir bey’at anlaşması yaptırmak üzere bize konuşma hakkı veriyor. Ve biz de bütün sosyal vicdanımızla konuşarak söze başlayıp bu anlaşmayı yapıyor ve o bağlantı ilişkisini böyle ezeli bir rahmet ile zevalsiz bir sosyal ve hukuki sözleşmeyi yapıyoruz ve o vakit bizim de
نَسْتَع۪ينُ
“neste’in” (yardım diliyoruz) derken biz de bir irademizin, bir şeyi istemeye hak ve yetkimizin olduğunu anlıyoruz ve derhal
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ۞ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضّآلّ۪ينَ
“Hidayet eyle bizi doğru yola, o kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil.” duası ile Allah’ın huzurunda yer alarak sonuna kadar söylüyoruz. Bu şekilde ezeldeki (başlangıcı olmayan zaman) ve besmeledeki gizli (mana), Fatiha’da ve şimdiki zamanda konuşan biri olarak ortaya çıkıyor da ezeli zahir olan görünmüyor ve sonunda bizim idrakimizde ve konuşmamızda hazır olması ile merkezimizde ve çevremizde bir muhatab olarak hazır bulunuyor,
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ ۞ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ۞ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
“ Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı inayeti ya Rab! Hidayet eyle bizi doğru yola, o kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna;” işte ezeli ve sonsuz bütün hayat dengeleri bunun içindedir. Basit birkaç cümle gibi görünen Fatiha, yaratılışın, yaratanın, yaratıkların bütün sırlarını toplayan bir kanun-i küldür, (genel ve temel ilkedir). Baş tarafındaki üç ayet ile sonundaki üç ayetin bağlantısı gibi olan bu bir ayetle Fatiha böyle sonsuz üstü bir varlıklar denklemini kayda geçirmiştir.
Fatiha’daki bu ruhu, bu manevi inceliği ve bu denklemi, şu kudsi hadis ne güzel açıklamıştır:
قَسَمْتُ الصَّلاَةَ بَيْن۪ى وَبَيْنَ عَبْد۪ى نِصْفَيْنِ نِصْفُهَا ل۪ى وَنِصْفُهَا لِعَبْد۪ى وَلِعَبْد۪ى مَا سَاَلَ
“Ben namaz suresi olan Fatiha’yı kendim ile kulum arasında yarı yarıya taksim ettim; yarısı benim ve yarısı kulumundur. Kuluma istediğini veririm.” Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de bu hadisi şöyle açıklıyor: Kul
الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
der; Allah da; “kulum bana hamdetti” der; kul
اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
der. Allah da “kulum beni övdü” der; kul
ماَلِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ
der, Allah da der ki; “kulum beni ululadı”. Ve buraya kadar benimdir.
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
kulumla benim aramda, surenin sonu ise yalnız kuluma aittir ve kulumun istediği kendi hakkıdır,
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ۞ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضّآلّ۪ينَ
“Hidayet eyle bizi doğru yola, o kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışlerın ve sapmışların yoluna değil.”diyor. (Müslim, Salat, 38; Beyhaki, es-Sünenü’l-kübra, II, 39; el-Hindi, a.g.e.,VII, 18920.)
Fatiha, işte yüce Allah’ın böyle bir lütfunu tecelli ettiren bir varlık dengesidir. Bu dengede de kainat nizamının temeli olan adalet ve denge kanununun en açık ve en güzel bir gerçeğini görürüz, görürken de
صِرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ
(doğru yol) yüce nazmında bunu açıkça okuruz. Bu dengeye tasavvufi bir zevk ile bakacak olursak bu kulluk ve yardım dileme andlaşmasını taşıyan (İslam) ümmetinin bütününe
هُوَ الَّذ۪ى جَعَلَكُمْ خَلاۤئِفَ فِى اْلاَرْض
“Sizi yeryüzünde halifeler (yöneticiler, yeryüzünün tasarruf ve hakimiyetini elinde bulunduran insanlar) yapan O’dur.” (Fatır, 35/39)
إنَّ اْلاَرْضَ يَرِثُهَا عِبَادِىَ الصَّالِحُونَ
“Yeryüzüne mutlaka iyi kullarım mirasçı olacak, bu yeryüzü onların eline geçecek.” (Enbiya, 21/105) gibi ayetlerde açıkça belirtildiği üzere Allah’ın vekili (halifesi) olan insanın onun bir gölgesi şeklinde aksetmiş olduğunu ve insanlara da yeryüzünü inşa ve imar etme payı bahşedilmiş bulunduğunu duyarız ve o zaman böyle kulluk ve yardım istemeyi yalnız Allah’a ait kılan toplumsal duygu taşıyan bir ümmetin herhangi bir konuda birleşmesinde de şer’i bir delalet bulunabileceğini, yani ümmetin bir konudaki fikir birliğinin olumlu bir şer’i delil olduğunu anlarız. Bundan dolayı Besmele ile Fatiha arasındaki sözün gelişinden (siyak) anlaşılan uyum, ezeli ruh ile sonsuz olan arasındaki bu denge ilişkisinin meydana çıkmasıdır. Bu ayetler, işte bütün yaratılışta var olan bu ilişkiyi bizim bilincimize nakşeden ilahi ayetlerdir. Bunların geniş açıklamasını da Kur’an’da göreceğiz.
Siyak: Fatiha’nın bizzat kendisindeki sözün akışı ve bu tabii akıştan doğan bir öğretim şeklidir. Nitekim Fatiha’nın bir ismi de “ta’lim-i mes’ele” yani “konuyu öğretme”dir. Bunun en büyük ipucunu okumanın gelişinden ve özellikle
اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ
“Rabbinin adıyla oku!” (Alak, 96/1) yüce emrinde buluruz. Bundan başka nüzul sebeblerinde rivayet ettiğimiz hadiste de
قُلْ
emri vardı. Bunun için bazı müfessirler başta “böyle söyle” mealinde
قُلْ
emrinin gizli olduğunu söylemişler ise de büyük tefsir alimleri böyle bir kelimenin gizli oluşuna ihtiyaç kalmaksızın, yalnızca üslubun gelişinden böyle bir şeyi öğretmeyi işaret etmeye yeterli olduğunda ısrar ediyorlar. Yani Allah Teala bize bu sözü ile ilim ve iman telkin etmiş (anlatmış) ve bu anlatışı bir emir ile yapmayıp şimdiki zaman kipi ile mevcut olmayanı anlatmıştır. Çünkü ilim ve imandan önce onun huzuruna çıkma hakkımız yoktu ki, bize açıkça hitap etsin. Çünkü Besmele’de biz görünürde yoktuk. Bununla beraber Allah’ın zatının değil, isminin huzurunda idik. Bundan dolayı Fatiha’nın başında Allah’ı tanımakla ilgili olan üç ayet tamamen görmeyerek anlatmak tarzındadır. Kendisiyle konuşulan görünmüyor. Bunda “alemin = alemler” kipi ile akıllı varlıklara apaçık bir uyarı vardır ki; bu üç ayetin manasını düşünüp anlayan bir kimse akıllı ise, alemlerin ne olduğunu ve kendi ruhunda onun nasıl tecelli ettiğini iyice düşünerek ve başlangıcı ve sonucuyla onu gözden geçirerek aklını ve seziş kabiliyetini topladığı zaman ve ancak o vakit;
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ ۞ اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ۞ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ
“Hamd o alemlerin Rabbi, o Rahman ve Rahim, o, din gününün maliki Allah’ın” görünmeyen Allah’la ilgili anlatımın doğru bir söz olduğunu anlar ve derhal Allah’ı görünen ve görünmeyen alemde hazır ve gözeten olarak bulur. Böyle bulunca da
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
“Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti, senden dileriz yardımı, inayeti (Ya Rab)” diye ona hitap ederek, ihtiyaçlarını ona arzeder ve onların karşılanması yolunda istekte bulunabilir. Bunun için Fatiha, Arap edebiyatında gaibden (üçüncü şahıstan) muhataba geçen ve iltifat denilen bu belağat üslubunu gerçekleştirmek için Allah tarafından açık bir “ben ve biz” emri gibi birinci şahıs kipi ile doğrudan yapılan bir hitabı kapsamayarak
وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلاَّ وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَآءِ حِجَابٍ
“Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle ya da perde arkasından konuşur.” (Şura, 42/51) ayetinin manasını öğretmiş ve tebliğ etmiştir. Bundan dolayı Fatiha’nın kendisindeki söyleniş metodu, bir öğretim metodu ve üslubu, bir telkin üslubu olmuştur.
Bütün Arap edebiyatçılarının ve hatta Türk şairlerinin kasidelerinde ve nutuklarında bilip kullandığı bir iltifat sanatının böyle tam yerinde ve birçok cümlelere muhtaç olan manaları bu kadar kısa, öz ve bu kadar açık ve anlaşılır bir şekilde toplayan son derece derin bir nükteyi ortaya koymuş olması, bütün Arap şairlerinin meydan okuma niyetlerini ve cesaretlerini kıran ve onlara Kur’an’ın i’cazı önünde baş eğdiren hususlardan birisi olmuştur. Fatiha’nın kelimeleri ve cümleleri arasındaki ilişkilerin ise bir kısmı yukarda geçti ve ihtiyaç görüldükçe ileride de tahlil ve tefsir sırasında gelecektir. Burada şu kadarını söyliyelim ki,
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
“Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı inayeti ya Rab!” elhamdü’nün en mükemmel bir şekilde tefsiridir.
اِهْدِنَا
“Hidayet eyle bizi (doğru yola)” da istianenin (yardım dilemenin) aynı şekildeki bir açıklamasıdır. Ve bu zincirleme sırların ortaya çıkması ile Fatiha suresi bütünüyle baştaki, en baştaki
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ
veciz cümlesinin açıklanmasından ibaret eşsiz bir kelamdır.
Diğer Kur’an sureleri ile ilişkisine gelince, Fatiha’nın Ümmü’l-Kur’an (Kur’an’ın anası), Ümmü’l-Kitab (Kitabın anası), esas isimlerinin delalet ettiği şekli ile Kur’an’daki surelerin hepsinin ana kökü ve genel temsilcisi olmasıdır ki, bu hususun bir kısmını yukarda anladık ve gelecek bütün açıklamalarda da inşaallah anlayacağız.
Özetle: Sanki besmele bir taç, Kur’an en mükemmel bir vücut, Fatiha onun başı
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ
“Hamd Allah’ın.” bu baştaki çehre, (Fatiha’da geçen) rahmet ve hidayet (doğru yolu bulma) bu çehrenin göz bebekleri, dünya ve ahiret dış yüzüyle içyüzü, kulluk ve yardım dileme dili, Allah’ın birliğine inanma ise ruhudur. O şekildedir ki vücudun bütün gizli tarafları onun açık seçik konuşan dudağından çıkarken o taçdan, o çehreden, o süzgün bakışlardan da onun ruhu okunur. O çehre, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in çehresi, o vücud Allah’ın tecellisidir. Söz Allah’ın sözü, tebliğ eden Allah’ın elçisidir
اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ
“Allah’tan başka ilah olmadığına Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim”.
Tahlil Ve Te’vil (Analiz ve Yorum):
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ
“Hamd Allah’ın” Hamd, isteğe bağlı yapılan bir iyiliğe veya onun başlangıç noktası olan bir iyiliğe karşı gönül açıklığı ile o iyiliğin sahibine saygı ifade eden bir övgü sözüdür. Kısmen medih, kısmen teşekkür ile birleşen bir övgü, bir çeşit övmek veya övülmek, iyi bir övüş veya övülüş, güzel bir övücü veya övülen olmak, ciddi bir övücülük veya övülücülük hülasa bu anlamları kapsayan güzel ve ciddi bir sözdür. Arapça’da hamd kelimesi bu manaların hepsi için kullanılır. Fakat Türkçe’de çoğunlukla masdar ismi olarak kullanılır. Diğer kiplerde hamd etmek veya edilmek, hamdediş veya ediliş, hamd eden veya kendisine hamdedilen, hamidiyet (hamd etmek niteliği), mahmudiyet (övülmeye değer olmak) denilir ve bugünkü dilimizde bunun öz Türkçe olan bir eşanlamlısı yoktur. Şükür de böyledir. Türkçe’de bir övme var ki, o da methetme ve sena (övme) ile eşanlamlıdır. Hamd ise medh ile şükür arasında bir nevi övme ve özel bir medihtir. Çünkü medih, canlılığı ve istediği gibi hareket etme yeteneği olana da olmayana da yapılır. Mesela güzel bir inci ve güzel bir at övülmüş olabilir. Fakat onlara hamdedilmez. Hamd, inci ve atı bağışlayan, istediğini yapmakta serbest olan Allah’a yapılır ve hatta onun lütfuna, ilmine yapılır. Fakat vücut güzelliğine yapılmaz. Ayrıca medih, bağıştan önce de ondan sonra da yapılabilir. Hamd ise kesinlikle bir iyilikten sonra yapılır. Şu kadar var ki, onun hamd edene ulaşmış bir iyilik olması şart değildir. Şükürde ise bu da şarttır. Çünkü şükür, gelmiş olan bir nimete sözlü veya fiili veya kalp ile nimeti verene saygıda bulunarak ona karşılık vermektir. Yalnız fiil veya kalp ile yapılan şükür, ne medihtir, ne hamddır. Fakat dil ile sözlü olarak yapıldığı vakit hem hamd, hem de medh olur ve bu hamd, minnettarlığın başıdır. Bundan dolayı hamd, medihten genel olarak daha hususi (özel)dir. Şükürden de bir bakımdan daha genel ve bir bakımdan daha özeldir. Her hamd, medihdir. Fakat her medih hamd değildir. Sonra bazı hamd, şükür (minnettarlık) ve bazı şükür hamd olmakla beraber şükür olmayan hamd, hamd olmayan şükürler de vardır. Demek ki medih, gerçeğe göre boş bir ümidin itmesi ile kuru bir yalandan, mücerred bir dalkavukluktan ibaret kalabilirken hamd ve şükür daima gerçeğe uygun bir doğruyu ifade ederler. Hamd, delile dayanan haklı bir ümidin sevinci ile veyahut minnettarlık gibi gerçekleşmiş bir nimet içinde bulunarak rahat etmenin mutluluk zevki ile yapılır. Hamd verdi, verecektir gibi geçmiş ile gelecek arasında dönüp dolaşan bir sevinç durumundan, şükür ise işte verdi gibi gerçekleşen bir geçmiş nimete ulaşma zevkinden ileri gelen bir mutluluğu ilan etmektir. Bunun için hamd ve şükür tamamen meşru ve ahlaka uygun oldukları halde medih genellikle ahlaka uygun değildir. İslam’a göre yasaklanmış ve yerilmiş de olabilir. Çünkü Peygamber (s.a.v.) Efendimiz:
اَحْثُوا التُّرَابَ فِى وُجُوهِ الْمَدَّاح۪ينَ
“Övmeyi meslek edinenlerin yüzlerine toprak saçınız.”(Müslim, Zühd ve’r-Rikak, 69; İbn Hıbban, es-Sahih, VII, 510.) buyurmuş. Halbuki
مَنْ لَمْ يَحْمَدِ النَّاسَ لَمْ يَحْمَدِ اللّٰهَ
“İnsanlara hamd etmeyen kimse Allah’a da hamd etmez.” (Tirmizi, Birr, 35; Ahmed b. Hanbel, II, 258; III, 32.) hadis-i şerifi ile mutlak surette emredilmiş olduğunu göstermiştir. Mirac hadislerinde de Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmeti
حَمَّادُونَ
“Çok hamdedenler” ünvanı ile lakablandırılmışlardır. Hamd ile şükürde esas maksat nimeti verendir. Medihte ise nimeti hayal etmektir.
Hamd ve şükür; ikisi de hak ve hakikat sevgisi ile gönlün sevinçle dolması ve bundan dolayı ahlaka uygun olmakla beraber hamdde sevinç ve arzu manası, şükürde ise içten bağlılık ve dostluk manası daha açık bir şekilde bulunur. Ve bu şekilde şükür (minnettarlık), gerçekleşen bir geçmişin ululama hatırası olduğundan dolayı daha zor, yapanları daha azdır. Çünkü varlığın akışı hep geçmişten geleceğe yönelik olduğu için insanlar yaratılıştan geleceğe meyillidirler. Şüphesiz bu meyletmenin içine korku bulaşmış bir ahiret çekimi yerleşmiştir.
Gerçekten insanlar daha fazla ileriyi görsün diye gözleri ön tarafa bakacak şekilde yaratılmıştır. Fakat böyle olması yolda giderken geldikleri başlangıç noktasını geçip arkada bıraktıkları kısmı unutmak için değildir. Onun hatırında kalan şeylere ve hafızasının doğruluğuna güvenildiği içindir. Bundan dolayıdır ki boyunlar gerektiğinde o hatıraları yenilemek için öndeki gözleri arkaya çevirip baktırabilecek şekilde hareket eden bir eksen halinde yaratılmışlardır. Bir gelecek yolcusu için bu yaratılışın büyük bir uyarıcı önemi vardır. Demek ki, hafızası bozuk boyunları hareket etmeyen yolcuların yalnız ileriye dikilmiş olan gözleri, şeytanın baskısından korunmak için birer kurtuluş vasıtası değildirler. Halbuki gafil olan insanoğullarında bu durum ağır basmaktadır. Dalkavukluk düşüncesi ile bir kuruntu halindeki ümit üzerinde (bazı kimseleri) çok metheden nice yaratıklar görülegelmiştir ki onlar, gayelerini elde ettikleri ilk andan itibaren bir nankör kesilmişlerdir. Bunu farkeden bazı düşünürler -bunlardan biri de müellifin zamanında yaşayan Fransız Güstav Löbon’dur- insanlar üzerinde hayalin, gerçekten daha fazla bir egemenliği olduğu sonucuna varmışlardır. Fakat bu görüş doğru değildir. Çünkü hayalde görülen o egemenlik, gerçeği temsil edebilmesinden dolayıdır. Yoksa hayale hayal diye sarılan kimse görülmemiştir. Bundan dolayı asıl egemenlik hayalin değil yine gerçeğindir. Gerçek öyle etkilidir ki yalnız yakından değil, uzaktan hayal yoluyla bile etkisini gösteriyor. Fakat sevgiliye ulaşmanın öyle şaşırtıcı bir etkisi, kendisinden geçip dünyayı unutma durumu vardır ki bunda gerçek, kendisinden başka herşeyi siliverir ve bizzat gerçekçi olmayanlar ona dayanamazlar ve bunun için insanoğlu onu, kendisinden ziyade karşısında gördüğü zaman ona değer verir. Güneş doğunca göz kamaşır ve izlenim süzülüp kalpdeki his cepheye dikilmeyince insan onu göremez. Bundan dolayı bilinçli bir hakikat adamı olmak zordur ve tam bir müslüman olmak çok zordur. Çünkü varlığını Hakk’ta kaybeden Hz. Ömer el-Faruk (r.a.) Efendimiz
مَا تَرَكَ الْحَقُّ لِعُمَرَ مِنْ صَدِيقٍ
“Hakk, Ömer’e dost bırakmadı.” (el-Acluni, Keşfü’l-Hafa, II, 239 (2198).) dediği zaman bu zorluğu anlatmak istemiştir. Şükür ise böyle hakikat sahiplerinin alameti olduğundan
وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِىَ الشَّكُورُ
“Kullarımdan şükreden azdır.” (Sebe, 34/13) buyurulmuştur.
Bununla beraber, diğer taraftan “hamd”de saygı ve değer verme manası daha yüksektir. Çünkü bunda, meydana gelen bağış, hamd edene ulaşmadığından dolayı bir taraftan daha fazla hakka bakan maksatsız bir saygı karakteri vardır. Diğer taraftan o bağışa kavuşanların sevincine katılmayı ifade eden bir kardeşlik duygusu ve kendi hakkında henüz ulaşmayanı ulaşmış saydıran bir takdir payı vardır. Bir bu, bir de şükrün kısımlarında kalb işinin, gizli bir iş ve organların fiillerinin ihtimalli olması, şükür çeşitlerinin en mükemmelinin, yine dil ile yapılan hamd olmasını gerektirir. Gerçekten Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz
اَلْحَمْدُ رَاْسُ الشُّكْرِ مَنْ لَمْ يَحْمَدِ اللّٰهَ لَمْ يَشْكُرْهُ
“Hamd, şükrün başıdır. Allah’a hamd etmeyen O’na şükretmemiş olur.” (Feyzü’l-Kadir, III, 418; Deylemi, Firdevs, II, 155 (2794).) buyurmuştur.
Bu şartlarla dil ile yapılan medih zikirler ile yad etmeler, saygı ifade eden lafızlar, özel saygılar hep hamddırlar. Hamd kelimesi de saygı ifade eden bu kelimelerin hepsinin manasına uygun olduğundan “hamd olsun” denildiği zaman bütün bu saygılara yaraşır bir iyilik veya bağışlama karşısında bir mutluluk sevinci ve bir bahtiyarlık duygusu ilan edilmiş olur ki bu, bir taraftan o iyilik ve bağışlamanın seçkin sahibini övmek, diğer taraftan da hakkıyla o mutlulukla övünmek manalarını ifade eder. Ve her iki bakımdan da şeriata pek uygun ve ahlaka çok uygun bir iyiliktir. Çünkü nimeti anlatma, böbürlenmeden ileri gelen bir gurur değil, nankörlüğü ortadan kaldıran büyük bir erdemliliktir. Daha doğrusu hamd, herkesin ermek istediği fakat pek az kimsenin erebildiği en yüksek bir olgunluk gayesidir. Çünkü insanlık açısından bütün mutluluklar iki kelime ile özetlenebilir: Tena’üm (nimet ve bolluk içinde bulunma) ve in’am (nimet verme).
Nimet ve bolluk içinde bulunanlar ancak refah içinde bulunduklarını his ve takdir ettikleri zaman hamd ederler. Çünkü mutluluk, refah içinde bulunmanın kendisinde ve niceliğinde değil, niteliğinde yani refahın zevki takdir edilip hissedilmesindedir. Zaten bolluk içinde bulunmanın manası budur. Ve ne vakit mutluluk zevki hissolunur ve coşarsa dilden hamd çıkar ki bu makam, hamd etmek makamıdır. Nimet verme makamında bulunanların mutluluğu da yalnız nimet vermede değil, verilen nimetin değerini bilecek ve zevki ile mutluluk duyacak, layık olan yere ulaştırmasında ve ulaştığını açık delil ile görmesindedir. Bu delil ise hamd edenin hamdidir. Bundan o ulaştırma ve ulaşmayı seyretmekteki zevk de kendisine hamd edilenin mutluluğunu meydana getirir. Ve biz biliriz ki, nimet verme makamı, nimete erme makamından üstündür. Bundan dolayı mahmudiyet (kendisine hamd edilmeye layık olma) makamı rütbelerin en mükemmeli ve hedeflerin en sonudur. O halde bu makamın mutluluğu da en büyük mutluluktur. Bu mutluluğun zevkindeki coşma da haydi haydi bir hamd ile sonuçlanmayı gerektirir. Hamd etmeye layık olana hamd etmek demek olan bu hamd ise nimeti artırmaya ve dolayısıyla fazla hamdetmeye ve hamdedilmeye sebep olur. Bu şekilde hamd etme makamında, refah içinde bulunan kimsenin hamd etmeye devam etmesi, kendisine hamd edilme makamına yükselmesine ve mahmudiyet makamında nimet vericinin hamd etmeye devam etmesi de kendisine hamd edilmenin sınırsız katlanmasına sebep olur ki
لَئِنْ شَكَرْتُمْ لاَزِيدَنَّكُمْ
“Andolsun şükrederseniz elbette size (nimetimi) artırırım.” (İbrahim, 14/7) buyurulması bundandır.
Şu halde yukarıya doğru ilerlemede hamdin sırası ile en yüksek rütbeleri şunlardır:
1- Hamidiyet (hamd etmek),
2- Mahmudiyet (övülmeye değer olmak)
3- Hamidiyet ve mahmudiyet
4- Mahmudiyet ve hamidiyet.
Bu son derecede Allah’a ait tecellilerden (lütfuna erme) birini görürüz. Burada etkilenmeyi ifade eden insana ait manaları ortadan kaldırmakla övülmeye değer ve hamdetmeyi biraraya toplayan hamid (çok hamdeden), mahmud (övülmeye değer olan), hamid (hamdeden) gibi Allah’ın güzel isimlerinin tecellisini görmemek nasıl mümkün olur? Bu olmasa idi onlar nereden gelirdi? Sonra “Şifa-i Şerif” kitabında açıklandığı üzere Hamid ve Mahmud, Ahmed ve Muhammed gibi yüce Peygamberimiz’in mübarek isimlerindendir. Gerçekten Makam-ı Mahmud (en yüksek şefaat makamı) bilhassa peygamberlerin sonuncusu olan Efendimiz’e va’d olunan ve onu hamd etme makamından hamd edilen (övülen) makamına yücelten yüksek bir makamdır ki, büyük şefaat makamıdır. Bu makamda “livaü’l-hamd” (sancağı) onun sağ eline teslim olunmuştur. Ahirette Makam-ı Mahmud’un bol şefaati iledir ki, Livaü’l-hamd altında toplanacak olan ümmet, Allah’a hamd etmelerinden paylarını alacak ve cennet ehlinin dualarının sonu da
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
“Alemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.” şeklınde olacaktır. Nitekim Kur’an’da:
وَاٰخِرُ دَعْوَاهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
“Onların dualarının sonu da alemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.” (Yunus, 10/10). Sözüdür, buyurulmuştur.
Böyle hamd etme ve övülme vasıflarını toplayan Allah’ın dostunun, Ahmed olması ve Muhammed olması, işte hamdin bu toplayıcı ve birleştirici derecesini dile getirir ve gerçekten lafız ve mana itibariyle hamdin esası Muhammed (s.a.v.)’e ait bir gerçektir. Ve bu gerçeğin başlangıç ve sonuç itibariyle Allah Teala’ya ait olması da gerçeklerin gerçeğidir.
İşte Fatiha ”
اَلْحَمْدُ
” “Hamd” ile başlamakla bize bu mutlulukları, bu olgunluk hedefini ve bu gerçeği öğreterek söze başlamıştır. Ve elhamdülillah (Allah’a hamd olsun) denildiği zaman duyulan derin gönül ferahlığı bu aşk ve şevkin dile getirilmesidir. Evet, hamd gerçeğine tutkun olmayan yoktur. Arapça’da ”
ال
” bilinen bir şey vaya umumilik veya cins ve hakikat manası ifade eden bir belirleme edatıdır. İlk hitap edilirken hamdin kim tarafından yapıldığı belli değildir. Sonra bu mübtedanın haberi olan ‘
لِلّٰهِ
da lam’ın, ihtisas (ait kılma), istihkak (hakkı olma) ve mülkiyet manalarına geldiği açıktır. Ve ilk manası (ait olma) diğerlerini de kapsar. Bundan dolayı cümlenin meali şu olur: “Hani herkesin bildiği ve en son ümidi olarak istediği hamd gerçeği yok mu? İşte hamidiyet (hamd etmek), mahmudiyet (övülmek), bütün cinsi ile ve hatta bütün dereceleri ve bütün çeşitleri ve fertleri ile o hamd, Allah’a mahsustur, Allah’ın hakkıdır, Allah’ın mülküdür. Çünkü Allah’tır, çünkü… çünkü…” Fakat dilimizde bu genişliği uzun uzadıya açıklamayı özetleyen bir belirleme edatı olmadığı için biz sadece hamd diye genel olarak cins olarak anlatırız. Bilen bilir, bilmeyen başkasının bildiğinden haberdar olmaz. Bu cümle herşeyden önce bize ilim ve imanı anlatan bir haber cümlesidir. Aynı zamanda ululamayı da bildirerek hamd etmeyi gerektirdiğinden dolayı, gereği ile de bir dilek cümlesi olur ve zamana delalet etmeyen bir isim cümlesi olduğu için sürekli ve devamlı hamd etme manasına gelir. Fatiha’da bu cümleden başka isim cümlesi yoktur. Üç tanesi söz, biri ulaç olan diğer dört cümle, hep fiil cümleleridir. İlk bakışta böyle olması Fatiha’daki denge uyumuna aykırı gibi görünüyorsa da gerçek durum bunun tam aksinedir. Çünkü bir isim, birçok fiille denk olabileceği gibi o dört fiil cümlesi bu isim cümlesinin açıklaması yerinde olduklarından dolayı gerçek denklik ancak bu şekilde olur. Ve araştırıldığında görülür ki Fatiha, bu tek isim cümlesinden ibaret bir sözdür.
رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
“Rabbü’l-Alemin”, Allah’ın sıfatıdır. Bu terkibin dilimizde herkes tarafından bilinmesinden dolayı terceme edilmesine gerek yoktur. Bunu “alemlerin Rabbi” şekline sokmak mümkün ise de bunda fazla bir açıklık olmamakla beraber lam’daki umumilik, bilinen bir fert ile Allah’ın birliğini anlatan belirli bir isme izafet (tamlama) manaları noksan kalacaktır. “Bütün alemlerin ve parçalarından her birinin bilinen yegane Rabbi” diye açıklamak ise kısa ve öz anlatım yerine sözü uzatmak olacaktır “Alemlerin Rabbi” demek ise bu sakıncalarla beraber aslına da uygun olmaz. Çünkü Kur’an “Rabbü’l-avalim” demiyor da “Rabbü’l-alemin” diyor ve bununla özellikle akıl sahibi varlıkları üstün tutarak onların dikkatlerini çekiyor. Çünkü
عَالَم۪ينَ ، عَالَمُونَ
gibi “salim” sağlam çoğullar, akıllı varlıklara ait olduğundan dolayı bunun meali “Bütün alemlerin ve bütün parçalarının ve özellikle hepsinden üstün olan akıllı varlık alemlerinin yegane Rabbi” demektir.
Bakara Suresi’nin başında
هُدًي لِلْمُتَّق۪ينَ
“Müttakiler için yol göstericidir.” (Bakara, 2/2) yüce ayetinde anlaşılacak olan bu öz işaretin, Kur’an’ın inmesinin hikmetini göstermek itibariyle Fatiha’nın başında bulunması çok önemlidir. Bu işaret ve Allah’ın bu uyarısıdır ki
اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ
“O Rahman ve Rahim, o din gününün maliki” sıfatları ile takviye edilince, akıllı varlıkların hislerini görünmeyen alemden görünen aleme getirip
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
“Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı, inayeti ya Rab!” diye hitap etmekle Allah’ın birliğine ve onunla andlaşma yapmaya sevkedecektir. Akıllı ile akılsız, eril ile dişil gibi diğerine bir açıdan üstün olabilen birçok isimlerin ikil, çoğul gibi bir anlatımla kuvvetli olanını üstün kılmak demek olan bu üstün kılma (tağlib)üslubu dilimizde de vardır. Mesela karı ve kocaya zevceyn (eşler), baba ve anaya ebeveyn dediğimiz gibi Türk vatandaşı olan herkese Türkler demek de bir tağlibdir ve Arapça’da bunun bir çok çeşidi vardır.
“Rabb” aslında terbiye manasına gelen bir masdar olduğu halde mübalağa maksadı ile terbiye edene isim olarak verilmiştir ve masdarına da rübubiyet denilmiştir ki, çok adaletli yerine
عَدْلٌ
(adaletin kendisi) denilmesi gibidir. İşte bu mübalağa manasından dolayı Rabb yalnız “terbiye eden” ile eşanlamlı değil, aynen “terbiye” gibi olan ve bundan dolayı zorla ele geçirme, üstün gelme, ihsan, idaresi altına alma ve tasarruf etme, öğretme ve yol gösterme, teklif, emir ve yasak, teşvik, korkutma, gönlünü alma, azarlama gibi terbiye için gerekli olan bütün şeylere sahip, kuvvetli, mükemmel ve kusursuz olan bir terbiye edici demek olur. Bundan dolayı sahip ve malik manasına da gelir. Mesela ev sahibine “Rabbü’ddar = ev sahibi”, bir sermayenin sahibine “rabbü’l-mal = sermaye sahibi” denilir. Bu terimde de yalnızca sahip ve malik manalarından daha fazla manalar vardır. Rabbü’l-mal terimi ile kar ortaklığı ve peşin para ile veresiye mal alma gibi ticaret muameleleri açısından sermaye sahibine “rabbü’l-mal” denilir. Bundan dolayı kayıtsız Rabb denildiği zaman yalnızca sahip veya yalnızca terbiye manaları değil, ikisine de bütün gerekli şeyler ile birlikte sahip olan, tükenmez kudret sahibi, daima var olan Allah anlaşılır. Bunun için Allah Teala’dan başkasına ait olduğunu belirten bir izafet tamlaması yapılmadan başkaları için tek kelime olarak Rabb denilemez ve tam tanınmışlığı ifade eden
اَلرَّبُّ
“er-Rabb” ve genel mana ifade eden
رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
(Alemlerin Rabbi) gibi izafetle Allah’tan başkası için asla kullanılamaz. Şu halde “rabb”, rübubiyyet denince anlayacağımız mana, sonsuz kuvvet ile idaresi altına alan, tedbir ve terbiye manalarıdır. Yani bunları yapabilecek sonsuz bir güce sahip olmaktır.
Terbiye bir şeyi basamak basamak, yavaş yavaş olgunluğuna ulaştırmaktır ki, bunun alameti, seçme ve olgunlaşma olur. Alemlerin her kısmında ise terbiye ve olgunlaşma kanunlarının hareketi her an ve her saniye görünüyor. Ve bundan dolayı böyle sonsuz bir gücün Allah’a ait olduğu, dünya işlerinde şeksiz ve şüphesiz olarak okunmaktadır.
İşte alemlerin Rabbi bize bunu hatırlatıyor. Alemlerin Rabbi denince her insan kendi görebildiği kadar olsun bütün alemlere zihninden bir geçit resmi yaptırır ve bunu yaptırınca mutlaka terbiye kanununu görür. Demek biz Rabbimizi alemlere bakmakla bileceğiz. Fakat alemleri de ancak O’nunla bağlantı kurarak tanıyabileceğiz.
Birtakım filozoflar kainatın şeklinin böyle yavaş yavaş gerçekleşen bir terbiye ve olgunlaşma kanunu takip ettiğini görememiş. Bunlardan bir kısmı hepsinin bir defada sebepli veya sebepsiz olarak birdenbire meydana gelmiş olduğunu, bir kısmı da tabiat (kanunu) iddiası ile kainatın sonradan meydana geldiğini inkar edercesine kainatın bugünkü şeklinin ve varlık düzeninin başlangıçsız olduğunu iddia etmeye kadar varmıştır. Bunlara göre mesela insan, ancak insandan olur ve insan ezelden beri vardır. Kainatta ilerleme ve gerilemenin manası yoktur. Bir şeyi istemenin, çaba harcamanın ve kazanmanın faydası yoktur. Bütün kainatta eskiden beri varlıkların her çeşidi serpilmiş, uzayda hiçbir ortak düzeni takip etmeyen cansız cisimler ve cansız cisimlerde sayılamayacak kadar varlık çeşitleri kendilerine ait bütün tabiatlarıyla eskiden beri var olan bir zorunluluk ve gereklilik içinde yüzer giderler. Şüphesiz bu sözler, hem deneylere ve hem de akla taban tabana aykırı birer katmerli cahillik idi. Hiç olmazsa tamamen gözlerimiz altına girebilen eşya çeşitlerinin dün yok iken ufacıktan meydana gelip yavaş yavaş büyüdüğünü ve bunun tersine yine yavaş yavaş kaybolup gittiğini her gün tecrübe ile görüyoruz. Gözlemlerimizin kapsamına giremeyen şeylerin de böyle olduğunu delillerle, aklımızla biliyoruz. Şurada bir adacık ortaya çıkıyor, süzülmüş topraklar taşlaşıyor, taşlar eriyor, madenler filiz veriyor, kayaların, toprakların arasında tohumcuklar ve o tohumcuklardan çeşitli otlar, ağaçlar, türlü türlü hayvanlar türüyor, ürüyor, sümük gibi bir spermanın içinde yüzlerce insan tohumu fışkırıyor, tasfiye ve aşılama ile bundan yavaş yavaş canlanma aşamalarını geçirerek embriyon, embriyondan canlı kemikli cenin, ceninden ağlayarak doğan bebek, küçük çocuk, yine aşamalı olarak yuvarlanan, yürüyen, kekeleyen yavrucuk, sonra koşup oynayan afacan çocuk, sonra dişlerini değiştirip şahlanmaya başlayan büluğ çağına ermiş, iyiyi kötüden ayıran, sonra çiçeğini açıp meyvasını vermeye özenen akıllı ergin, sonra şahin gibi dünyaları tutan çalışkan bir delikanlı, sonra arslan gibi olgunluk çağına ermiş olgun, sonra fiziki yapısı maneviyatında erimeye ve görüşü, seçme kabiliyeti süzülmeye (zayıflamaya) başlayan bir yaşlı, nihayet sadece iyi veya kötü bir ruh olup uçmaya veya göçmeye hazırlanan pek yaşlı zayıf bir insan, özetle yer ve zaman içinde nefesten nefese sayılamayacak kadar şuur yükleri ile yürüyen ve her an şekilden şekile değişerek varacağı yere varan ve bütün bu değişmelerde hiç değişmemiş gibi ben ben deyip giden insanlar akıp akıp gidiyorlar.
Öyle ki hiçbir zaman bu günkü alem, dünkü alemin her açıdan aynısı olmuyor ve bütün bunların ötesinde bütün bu akıntıları ortaya koyup ve bağlayarak bize daima Allah’ın birliği şuurunu veren tükenmez kudret sahibi daimi kalan bir gerçek, her vakit her an varlığını ilan ediyor ki biz o ana, o vakte şimdiki zaman diyoruz. Ve bu şimdiki zaman içinde geçmiş ve gelecek zamanı yaşıyarak o gerçeğe kavuşuyoruz. Gerçek daima gerçektir. Kainat ise her an değişen ve birbirine bağlı olarak aralıksız ve düzenli değişen, bu bağlılık ve düzen ile akıl ve fikrimiz o gerçeğin yansımalarını, kalb ve idrakimiz de o durum içinde bizzat onun tecellilerini görüyor.
Bundan dolayı gözle görmenin, tecrübenin, aklın ittifaklarıyla meydana gelen bu anlatım ve ısrarları karşısında; kainattaki sonradan peyda olma, terbiye ve olgunlaşma gibi hususları inkar etmek, körlükten, katmerli cahillikten ve ruhi bunalımdan meydana gelmiş bir sapıklıktır. Kainatta, yaratma, terbiye, seçme ve olgunlaşmanın yürürlükteki ilahi bir nizam olduğu ve Allah Teala’nın da mutlak kemal sahibi olarak bunun tam sebebi olduğu her türlü şüpheden uzaktır. Bunun için son yıllarda ilim ve felsefe kainatta, diğer bir ifade ile tabiatta olgunlaşma kanununun geçerliliğine kesinlikle hükmünü vermiştir. Bugün terbiye, seçme ve olgunlaşma, akıllı ve bilgili insanlığın üzerinde yürümek istediği bir kanun olarak kabul edilmektedir. Olgunluk ise basit bir birlikten bileşik bir birliğe yani o tek şey üzerinde yavaş yavaş birçok şeyin toplanması sureti ile noksandan artan ve olguna giden ve bunun aksine bileşikten basite, birçok şeyden tek şeye dönüşen olayların ve oluşların akışıdır.
Fakat burada gerçeği bilen ilim ve hikmet ehli ile onların sözlerini çalarak veya anlamayarak kötüye kullanan birçok beceriksizin fikirlerinde görürüz ki, bunlar bu olgunlaşmayı Allah Teala’nın terbiyesinin bir eseri olarak kabul etmeyip tesir eden biri olmadan ve sebepsiz olarak tabiatta bizzat geçerli ve zorunluluk ve gereklilik olarak hakim olan kayıtsız bir kanunun bulunduğunu zannediyorlar. Ve özetle Allah’ın terbiyesini ve Rabbliğini değil, seçme işini ve tabiatın olgunlaşmasını, tabiattan üstün olan gerçeğin (Allah’ın) bizzat kendisi gibi zannediyorlar ve bu şekilde insanı sadece kainattaki varlıkların en mükemmel bir parçası değil, onu mutlak varlıkların en mükemmeli sayıyorlar.
Halbuki ilim, fen, felsefe ve hikmet bütün ciddiliği ile bu zannın aleyhinde bağırıp duruyor. Çünkü ilim ve sanatın apaçık bilgiye dayalı ve tecrübe ile desteklenmiş, zorunlu bazı esas kanunları vardır ki, bunlar kabul edilmediği anda artık ilim ve sanat yoktur. Nedensellik, nedensellik ilişkisi, birlik, hak v.s… Nedensellik, en genel anlamda şöyle ifade edilir: “Yok iken var olabilenin mutlaka bir sebebi vardır”. Yani “Sonradan var olan her şeyden önce bir varlık vardır ve onun etkisi altındadır.” kuralından anlaşılıyor ki, yokluk varlığın sebebi olamaz, yoktan hiçbir şey meydana gelemez. (Rien ne vient du rien) yani yok iken var olan şeyler, kendilerindeki o yokluktan yine kendi kendilerine değil, mutlaka var olan bir yaratıcının yaratma etkisi ile meydana gelir. Kısacası, olayların kendinden önce bir sebebi vardır. Sonra sebeb ile sonucun bir ilişkisi, bir orantısı vardır. Öyle ki sebeb bitince sonuç da biter. Sonuçlar bilinince sebebi mutlaka veya kesin olarak biliriz ve neticeler ne kadar çok olursa olsun sebepler toplamının kuvvetini geçemezler, onunla denk olurlar. Mesela bir okkalık kuvvet, iki okkayı çekemez. Başka bir ifade ile noksan fazlanın tam sebebi olamaz. Çünkü böyle bir durumda yokluğun varlığa sebep olması gerekir. Falan şey yok iken kendi kendine yoktan var olmuş demek gerekir. Bu ise sebebiyeti inkar etmek ve dolayısıyla ilmin kendisini iptal etmektir. Anlayışsız cahiller bunu söylerse de bugün ilimleri ve tabiat fenlerini okuyup anlamış olanlar bunu bilerek söyleyemezler.
Tabiatla ilgili bütün ilimlerde nedensellik ve nedenselliğin uyumu kanununun mutlak bir hakimiyeti vardır ki, bu büyük kanun, bazen değişim, kendini koruma oranıyla, bazen sebebin uygunluk ve ilgi oranıyla ve kalıtımı terimi ile anlatılır. Olaylarda idrak, ilim, akıl gibi neticeler görülüp dururken, bunların tam ve mutlak sebeplerini, bunlarla hiçbir ilgisi olmayan kör bir kuvvet, kör bir tabiat gibi düşünmek manasına gelen tabiatçılığın, tabii ilimlerde de yeri yoktur. Bunun için tabiat bilginleri, tabiatta yani dünyada, tekamül kanununun varlığını kabul ederken kör, noksan bir tabiatın herşeyin başlangıç noktası ve sebebi olmasını değil, vacibü’l-vücud (varlığı zorunlu olan) Allah Teala’yı sonsuz kemali ile düşünmek ve kabul etmek şartı ile tabiatta olgunlaşmayı kabul etmişler ve açıklamışlardır. Çünkü böyle olmasaydı olgunlaşma kanunu ilmin, sanatın özü olan nedensellik ve nedensellik orantıları kanununa aykırı olacağından bilimsel olamazdı.
Sözü uzatmış olacak isek de, derin gibi görünmekle beraber basit olan bu noktayı anlatmalıyız. Mesela; bir buğday tanesi toprağa düşer ve gerekli şartlarını bulunca biter, açılır, büyür, sünbüllenir, nihayet bir başakta yüz buğday tanesi verebilir. Bunu bir defa daha, bir defa daha katlayınız, bütün dünyalar buğday ile dolar. İşte bu, nicelikte olgunlaşma kanununun en basit örneklerinden biridir. Görülüyor ki, bu yavaş yavaş meydana gelen olgunlaşmada tam sebep ilk buğday tanesi ise, bütün bu olgunlaşmayı ilk tek tanenin tabiatından çıkaracak isek bu olgunlaşmanın başlangıcındaki bir olgunluk, üremenin sonucunda yüz ve nihayet sonsuz olduğundan böyle bir olgunlaşma iddiası “bir çarpı bir eşittir yüz eder” demek gibi bir çelişki meydana getirir. Halbuki olgunlaşma hiç olmazsa bir ile birkaç sayı arasında “1+2+3+4+5=15” gibi olumlu veya olumsuz bir oran takip eder. Herşeyi yalnız kör tabiata terketmek “1=15” demek olur ki, bunu ilim ve sanat şöyle dursun en basit akıl dahi kabul edemez. Çünkü bunda yokluğun varlığa sebep olduğunu varsaymak, aklın ve ilmin üzerinde kurulduğu nedensellik kanunu ile çelişkiye düşmek vardır.
Doğrusu bir tabiatta her gelişmenin son sınırında kendi dışından gelen bir olgunluk vardır. Bu ise normal bir gelişme değil, terbiye ile elde edilen bir gelişmedir. Bunun içindir ki, bütün ilim ve sanatlar, felsefe ve hikmet “noksandan tam çıkmaz, fakat tamdan noksan çıkabilir” temel kuralına bağlıdır. Bundan dolayıdır ki, söylediğini anlayarak söyleyen ilim ve hikmet ehli kimseler tabiatın, tekamül kanununa mahkum olduğunu söylerken bu tekamülün ve bu tabiatın bizzat kayıtsız şartsız en mükemmel olan ilk sebebin yani, Allah Teala’nın kayıtsız şartsız kemalinden faydalandığını unutmayarak söylerler. Tabii tekamül kanununun en son savunucusu sayılan filozof Spencer bile bunun için Allah’ın varlığının gerekli olduğunu ve tabiatın gerçekten sınırlı olan tekamülünün üstünde varlığı zorunlu olan Allah’ın sınırsız ve sonsuz kemalinin hükümran bulunduğunu ve şu kadar var ki, bizim tam ve gerçek sebep olan mutlak kemali kavramaya, sınırlı ve izafi olan bilgimiz ve idrakimiz yetmeyeceğinden, tecrübi bilimlerimiz, bunun yalnızca tabiatta, yani gözle görülebilen alemde mevcut tekamül kanunu çerçevesinde geçerli olabileceğini anlatmış ve ortaya koymuş iken, sözde ilme bağlılık iddiasında olanlar, “tabiatta tekamül vardır” derken, Allah’ı ve O’nun yüce kemalini unutuyorlar ve sözkonusu tekamülü terbiyeden yoksun bir tekamül sanıyorlar. Ve aynı zamanda bunlar pratikte kendi teorik görüşlerini böylece her gün, her an geçersiz kılıyor ve bozmuş oluyorlar. Çünkü “Edokasyon, pedagoji” adı altında terbiye ve çocuk terbiyesi davasından vazgeçmiyorlar ve tam can atarcasına terbiyeci olmaya çalışıyorlar. Düşünmüyorlar ki, tabiat üzerinde Cenab-ı Hakk’ın terbiyesi yoksa, bütün terbiye iddiaları yok olur gider.
Kısacası ilim, her şeyden önce hiç ortağı olmayan bir Hakk tanır ve devamlı birlik ölçüsü ile hareket eder ve ulaşmak istediği her sonucun doğruluğunu temin etmek için onun o en yüce Hakk’a (Allah’a) ilgisini, bağlantısını bulmaya çalışır ve şayet tabiat ve tabii olgunlaşma kavramlarında Allah ile ve Allah’ın terbiye etmesi ile bağlantı bulamazsa onlara gerçeklik ve haklılık kazandıramaz. Mutlak ilim, Allah’ın zatının, kendi kendisine tecellisi ve O’nun kadim olan ilmidir.
Cenab-ı Hakk’ın bize lütuf ve ihsanını göstermesi de bizim izafi ve sınırlı olan ve sonradan meydana gelen ilmimizdir. Cenab-ı Hakk’ın ilmi olmasaydı bizim bütün ilimlerimiz ve hatta kendi varlığımıza ait kanaatlerimiz, bağlılıklarımız hep boş olurdu. Hakkın tam rububiyyeti (terbiye ve tedbiri) ve onun eseri olan terbiyesi bulunmasaydı kainatta, tabiatta ne varlıktan, ne olgunluktan, ne tekamülden ne terbiyeden hiçbir iz, hiçbir pay bulunamazdı. Bu iddiaların hepsi darmadağın olmuş olurdu, hepsi boşta kalırdı. Kainat ve biz böyle değil isek varlığımızın bir payı, olgunluğumuzun bir payı, terbiyemizin bir payı, kendisine haklılık kazandıracak bir ilişki ile bize kendini gösteriyorsa, bu tecellide kainatın Rabbi olan Allah Teala’yı görmemek mümkün değildir.
Böylece Allah’tan başkası olan ve nedensellik ilişkisi ile Allah’a delalet eden varlıkların hepsi ve bir sosyal düzen oluşturan kainatın her kısmı, her parçası da kainatın parçasıdır.
مَا يُعْلَمُ بِه۪
yani “ilim vasıtası” kavramını ifade eden alem kelimesi özel isim, alamet maddesinden türemiş olan hatem ve kalem gibi alet ismi ölçüsünde bir çoğul isimdir ve çoğul olmayan yalnız bir ferde alem denilmez. Böyle ise çoğul olduğu halde, akıllı varlıklar için kullanılan çoğulu “alemin” diye tekrar çoğul yapılmasını ve bir de “el-alemin” diye umumi manaya gelen belirlilik lamı ile belirli kılınması, bütün kainatı ve kainatın parçalarının hepsini içine aldığını gösterir. Bu genellik içinde akıllı varlıklar için kullanılan çoğulun getirilmesi de akıllı varlıklar kısmının üstün tutulduğuna delalet eder ve akıllı varlıkları düşünmeden alemlerin Rabbi’nin iyi anlaşılamayacağına işaret eder. Bütün alemlerin akıllı olduğunu bilseydik, akıllı varlıkları böylece üstün tutmaya ihtiyaç kalmazdı.
Alem kelimesinin kökü açısından asıl bir manası vardır ki;
مَا يُعْلَمُ بِه۪
yani bilgi edinmeye alet ve vasıta olan şey demektir. Esas ilim ise düşünce değil, hakkın gerçek olduğunu tasdik etmektir. Yani iki düşünce arasındaki mevcut ilişkiyi bütün vicdan ile anlamaktır. Bize mükemmel bir düzen ile görünen ve her an yokluk ile varlık arasında akıp giden ve bu akışında bir düzen sırrı ve ilişkisi takip eden ve en önemli düzeninden biri de ruhlar ve zihinler ile dış alem ve belli şeyler arasında haklılık, gerçeklik ve gerçeğe uygun dediğimiz hak ölçüsünde yani bir şeyin doğruluğunu tasdik anındaki gözlem ve şahitlik, ilim, akıl ve kalb bağlantısı ile görülen her varlık topluluğu ve bütün varlık toplulukları Allah Teala’ya ve O’nun kudretine, Rabb olduğuna ve kemaline delalet eden birer delil, birer işaret meydana getirerek ilmimize, doğrulamamıza sebep olduklarından dolayı alem diye isimlendirilmişlerdir.
Ön sezişle incelendiği ve üzerinde düşünüldüğü zaman görülür ki bütün kainat, bizim zihinle ilgili ve dışımızda kalan şeyler olarak iki kısma ayrılan, idrakimizle ilgili şeylerin toplamını meydana getiren olaylardır. Alemlerin Rabbi de bunların ötesinde olup aralarındaki haklılık ilgisi ile devamlı birliği, Rabb olduğunu gösteren, varlığı zaruri olan Allah Tealadır. Şuhut ehli için kainatta görülen herşeyin ötesinde, ondan önce veya ondan sonra onunla beraber mutlaka Allah Teala görülür.
كُلُّ مَا خَطَرَ بِبَالِكَ فَاللّٰهُ وَرَاءَ ذٰلِكَ
“Kalbine her ne doğarsa Allah onun üstünde ve ötesindedir”. Diğer bir ifade ile onun arkasında Allah vardır. Bundan dolayı kainat, Allah’tan başka bütün varlıklar demektir ve Allah ise kainatın ötesidir. Ve biz bu kainat vasıtası ile onun ötesindeki Allah Teala’yı, haklılık dediğimiz bir idrak ilişkisi ile kabul ve tasdik ederiz. Bu varlıkların böylece Allah’a delalet etmesi bütünüyle Kur’an’da açıklanacağı gibi, burada da
اَلْعٰالَم۪ينَ
(alemler) kavramı içinde yerleşmiştir.
Kelam (metafizik), hikmet, felsefe, tasavvuf kitapları da bu delaleti (varlıkların Allah’ın varlığına delaletini) açıklamakla meşgul olurlar. Gerçekten bizim bilgilerimizi meydana getiren ve getirecek olan şeylerin hepsi var olan bir Allah’ın alameti ve belirtileridir. Madde ile şeklin veya maddenin tek tek parçalarının birbiri ile, çeşitli kuvvetlerin birbirleri ile uygun olan veya birbirine uymayan ilişki ve bağlantıları; ufacık bir çimen, bir hayvan veya insan anatomisi, koca bir güneş sistemi, bütün yerleri ile cansız cisimlerin şekilleri, geçmiş zaman, şimdiki zaman ve gelecek zaman gibi bütün zamanları ile bütün yaratıkları bu varlık sistemi ve bu arada bir anlık idrak hep Allah’ın varlığına delalet eden birer alemdirler. Bu delalet de özet olarak ve tafsilatlı olarak ve her biri görülen ve hayal edilen olmak üzere derece derecedir. Daha ilk görmede, birdenbire kısa bir alamet parlıyor ki bu özet, zincirleme idrakler ile uzun uzadıya açıklanır ve pekiştirilmiş olur. Bunların zihindeki geçmişlerini ve gelecekteki nümune ve misallerini meydana getiren içten hatıralarından, doğru hayallerinden, yansımalarından da yine kısa veya detaylı olarak akıl yoluyla bir delalet okunur ve bu da bir idrak ilişkisi ile kendini gösterir.
Gerçekten biz nesneleri idrakimizin onlarla olan bağlantısı ile görürüz, ve bu bağlantıdan meydana gelen şekillerle, hatıralarla zihinde canlandırarak akıl yoluyla tanırız. Bu idrak olmadığı zaman kendimizden bile haberimiz olmaz. İdraklerimiz ve onların bağlantısı olan bu şekiller, bu izlenimler ise bizde, bizim kendimizde, ruhumuzdadır. Güneş, bendeki yansıyan şekli ve içimde var olan hali ile güneştir. Halbuki biz bu izlenimlerden, bizim dışımızda sabit görünen başka şeyler de idrak ederiz. Şimdi bu eşyanın böyle bizdeki bu şekillerinden başka bir belirmeleri elimizde yokken onları bizim aklımızdakinden ayırıcı bizim dışımızda ve kendilerindeki özellikler ile tanımaya niçin ve nasıl mecbur oluyoruz? Sonra bunların yanlışını doğrusunu nasıl seçiyoruz? Böyle eşyanın gerçekleri dediğimiz bütün a’yan-ı sabite’nin (Allah’ın ilminde eşyanın ezelden beri sabit olan şekil ve gerçekleri) değeri ve arada bulunması ancak bizim idrakimizdeki nesnel (objektif) ve zihinle ilgili (sübjektif) değerler ve şekiller iken neden ben onları benim dışımda bir gerçek olarak tanıyorum? Tanımasam niçin içimdeki duygumda yalancılıkla mahkum oluyorum ve sonra her şeyden önce ben kendi bulunuşum olan varlığım ile, buluşum olan vicdanım ve idrakim arasında kendi kendime doğru ve uyumlu olduğumu kesinlikle ve şüphesiz olarak niçin ve nasıl gerçek olarak kabul ediyorum?
Bunları yapıyorsam demek ben bütün bunlardan önce ve bütün bunların ötesinde, önünde, sonunda, beraberinde nesnel (objektif) ve öznel (sübjektif) yerleri ve zamanları, kısacası beni ve dışımda kalan şeyleri dıştan ve içten kuşatmış bütün olayların ve olagelen şeylerin şahidi, kefili, vekili, yaratanı, yapanı, Rabbi olan ve varlığı zaruri olan bir Allah Teala’ya bir bağlılık taşıyorum. Bende varoluş açısından zaruri olan bağlılık mahkumiyeti altında O’nun hakimiyetinden faydalanarak önce O’nu, dolayısiyle de olsa doğrulamış bulunuyorum. Bu sayede benimle idrakimin, idrakim ile dış alemin birbirine bağlılık yönünü buluyor ve diğer ufak tefek şeylere ait hakikatların, değişmez şekil ve gerçeklerin bulunduğunu onaylıyorum. Eğer bunu yapan yalnız benim ruhum ise, benim ruhum, hem benim ve hem dıştaki eşyaların en son gerçek şekli ve ilk sebebi demektir. Halbuki o bana öyle demiyor, o bana, “Ben öyle olsaydım her istediğimi yapar ve sana ezelden beri hiçbir yokluk göstermezdim.” diyor. Ve ben de ruhumla beraber bunun doğru olduğunu kabul etmekte tereddüt etmiyorum. Kısacası kendi kendime “Ben benim, ben şimdi varım.” dediğim zaman “Ben, kendimi (varlığımı) hissediyorum ve bu duygum doğru bir hak duygusudur, bundan dolayı ben varım ve ben benim.” demiş bulunuyorum.
Gerçekten ben kendi varlığımı hissederken, önümden, sonumdan, dış görünüşümden, içimden etrafımı kuşatan Allah’ı ve Allah’la olan bağlantıyı beraberimde taşıyarak doğru kabul etmemiş olsaydım iki taraf ile bağlılığı bulamaz “Ben varım, ben benim” diyemezdim, iç duygumdan vücuduma geçemez, iç duygumla vücudumun birbirine uymasına eremezdim ve netice olarak gerçekten var olan hiçbir gerçeği kabul edemezdim. Acı ile lezzeti, ışık ile karanlığı, uyku ile uyanıklığı, zenginlik ile züğürtlüğü, kısacası eşyadan hiç birinin varlığı ile yokluğunu sezdiğim kadar da sezemezdim, yakacak ateşten kaçıp güldürecek gül bahçesine gidemezdim. Bunları az çok, izafi de olsa seziyor, yapıyorsam, Allah Teala’ya bağlılığımla ve bu sayede parça parça ve tam izafi (ilgili) gerçekleri idrakim ile yapıyorum. Bunu da vicdanımda onun eseri olan kendi alemimden ayırıyorum. Bu vicdan benim ise, ben ve bütün varlık O’nun (Allah’ın), bilsem de O’nun, bilmesem de O’nundur. Şu kadar var ki, bilmeyen bir yaşarsa, bilen iki, daha doğrusu sonsuz yaşıyor.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
“Alemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.”
Kısacası “Ben varım, ben benim, başkası değilim.” önermeleri bizim bütün şüphelerden uzak, en kesin, en açık ve en fazla öncelik taşıyan bilgimizdir. Fakat ben, idrakim varken ve ancak onunla “Ben varım” diyebilirim. Bu doğrulamada benim vicdanım açıktan ve ister istemez kendisi ile uyum sağlar. Bu şekilde “Ben varım.” açık önermesinin manası, kendi içinde belli olduğundan açıkça anlaşılır. Bu da “Bu idrakim, bu duygum, kesinlikle doğrudur, gerçektir, haktır.” önermesinin kefil olması ile apaçıktır. Bu da varlığı zaruri olan, mutlak hakim, mutlak bir Zat-ı Hakk’ın kesin olarak kabul edilmesi ile, şahitlik etmesi ile besbellidir. Ve bu tasdik böyle kesin bir inancın, hem başlangıcı, hem en son hedefi, hem de güç kaynağıdır. Gün gibi açık olan ilk gerçeğin bütün mana ve şartları da apaçık mıdır? Bu bir problemdir. Bunun için bazıları yaratıcının varlığına apaçık aşikar, bazıları apaçık gizli, bazıları da bakış açısına göre değişir, demişlerdir ki bu herkesin kendi varlık idrakindeki kuvvetine ve zayıflığına bağlıdır. İşte böyle bir anlamda teorik sayılabilecek bir algılama şekliyle, açık ve seçik olan bu varlık, kimine göre aşikar kimine göre gizlidir. Kainat onun delili iken o da kainatın şahidi ve nurudur
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ
“Allah, göklerin ve yerin nurudur.” (Nur, 24/35)
اِنَّهُ عَلَي كُلِّ شَئٍ شَه۪يدٌ
“Muhakkak ki O, her şeye şahittir.” (Fussılet, 41/53)
هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْبَاطِنُ
“O, ilktir, sondur, zahirdir (aşikardır), batındır.” (Hadid, 57/3). İman, bu nuru kavramak demektir. İslam dini de bu anlayışı, bu ilişkiyi yaşamaktır.
اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
“O Rahman ve Rahim”. Besmelenin tefsirinde bu iki sıfatın uzun uzadıya açıklamasını gördük. Burada meşhur bir konuya dikkat çekelim. Merhamet ve rahmet, muhtaç ve belaya uğramış birini beladan kurtarmayı ve onun yerine ona iyilik etmeyi ve nimet vermeyi hedef edinen bir acıma duygusudur demiştik. Bu duygu başlangıçta şefkat gibi acı duyma ve etkilenme cinsinden nefse ait bir arzu olarak başlar ve sonunda da güzel bir etki demek olan isteyerek nimet verme işini gerektirir ve yerine göre bu sonuç için sadece bir söz veya bir işaret bile yeterli olur. Biz “Falanca merhametli adamdır.” dediğimiz zaman çoğunlukla gönül yufkalığı dediğimiz psikolojik durumu, etkilenme yeteneğini kastederiz, fakat pek merhametli, çok merhametli dediğimiz zaman da yaptığı iyiliğin sonuçlanıp ortaya çıktığını anlarız. Yüce Allah ise, sonradan meydana gelmenin alametleri olan değişme ve etkilenmeden uzak ve yüce olduğu için Allah’ın rahmetini insanlara ait merhamet gibi yukarıda zikredilen mana ile açıklayamayız. Bunun böyle olması gerektiğini bize hem aklımız, hem de şeriatımız söyler. Zira her ikisi de bize bunun ipuçlarını verir. Bundan dolayı müfessirler burada ifade açısından az çok bir mecaz bulunduğunu söylerler ki, bu da iki şekilde düşünülür:
1. Yalnızca merhametin gerekli sonucu olan kurtarma ve nimet verme manası.
2. İnsanın, esas itibariyle iyiliğe yatkın olan yaratılışının gereği ve icabı olan iyiliği irade (dileme) manasıdır. Çünkü irade (dileme) bir edilgi (passion) değildir, mümkün olan bir işi yapma ve bir işi terk etmeden birini tercih etme demek olan Allah’ın zatına ait bir sıfattır. Bundan dolayı birinciye göre rahmet, Allah’a ait fiili sıfatlardan, ikinciye göre zati sıfatlardan olur.
Allah’ın rahmeti en mükemmel olduğu ve Rahman-ı Rahim diye iki sıfatla da anıldığından dolayı burada iki manayı da kasdetmek daha uygundur. Rahman Allah’a ait bir sıfat olduğuna göre tabiat (instinet) ve devamlılık manasına gelen sıfat-ı müşebbehe olarak iyiliği dilemek zatına ait sıfatı, Rahim de pek fazla acıma manası ile ism-i fail olarak onun sonucu ve meydana çıkması demek olan nimeti vermek ve iyilik etmek fiili sıfatı ile açıklanır. Bunun zıddını söyleyenler de olmuştur.
Fakat bazı uzman araştırmacıların yaptıkları araştırmaya dayanarak, bizim tercih ettiğimiz görüş şudur ki; Allah’ın sıfat ve isimlerinin manaları mecaz değil hakikattirler. Mesela ilim ve irade (dileme) sıfatlarının mecaz olduğunu söyleyen yoktur. Halbuki bunlar Allah için kullanıldıklarında manaları, insan için kullandıklarından ayrı olduğunda bütün bilginler fikirbirliği içindedirler. Mesela ilim, bir bilgisizliği giderme demek olduğu gibi, irade de insanda bir arzu ve istekten sonra meydana gelir ve böylece sonradan meydana gelmiş olan bir şeydir. Oysa Allah’ın ilmi ve iradesi bizim bu niteliklerimizin en yüksek başlangıç noktası olan ve öteden beri var olan yaratıcı sıfatlardır. Bunlar olmasaydı sebeblerin ilişkisi kanununa göre bizim ilim ve irademizi sınırlandırmak mümkün olmazdı. Bundan dolayı insanın hazırladığı şartlar ve imkanlar, ilim ve iradenin doğuştan şartları değil, yerlerine göre sonradan olan şeylerdir. İlmin gerçek anlamı manevi bir ayırımı gerektiren nitelik,iradenin gerçek manası da yapılabilecek iki şeyden birini tercih etmeyi gerektiren niteliktir. Bundan dolayı Allah’ın diğer isim ve sıfatlarında da aynı şekilde düşünmek gerekir. Hele Allah’ın isimleri ve sıfatları insana ait olgunlukların üstünde bir olgunluk anlatan örfe ve şeriata ait hakikatler olduğundan şüphe edilemez. Bunun içindir ki, dilimizde öteden beri rahmet ile merhamet birbirinden farklı olarak kullanılmıştır. İşte bundan dolayı Allah’ın rahmeti ile insanın merhametini bir manada kullanmamız ve “Rahman-ı Rahim”i çok merhametli ve çok merhamet edici diye tefsir etmemiz de doğru olmaz. Netice olarak başlangıçta, sonunda, ezelde, ebediyette sonsuz rahmet sahibi, sonsuz nimet ve bolluk, iyilik ve bağış saçıcı diye bir açıklama yapabiliriz ki, ikisinde de rahmetin hem (Allah’ın) zatına ait sıfatını göz önünde bulunduran iyiliği dilemesi, hem fiili ve yaratıcı sıfatını göz önünde bulunduran belalardan kurtarma, nimetlere ve iyiliklere ulaştırma manalarını içine alması, hem geleneğin hem de şeriatin özüne uygun düşmektedir.
Bilindiği gibi belaların mahiyeti, yokluk ve yokluğa götüren şeylerdir. İyiliklerin mahiyeti de varlık ve varlığa götüren şeylerdir. Belalarla ilgili olan bütün acılarımız bizi, bir iyiliğin yok olması ile korkuttukları için derttirler. Bu dertlerin başı Allah’tan ve Allah’ın rahmetinden ümitsiz olmaktır. Nimetler ve iyiliklerle ilgili olan bütün lezzetlerimiz de bize bir varlık payı müjdesini verdiklerinden dolayı lezzettirler. Bu lezzetlerin başı da Allah’a ve Allah’ın rahmetine inanmaktır. Dünya hayatı böyle yokluk ile varlığın, ızdıraplar ile lezzetlerin, ümitsizlik ile imanın, Rahman’ın rahmeti, kendi çabası ve yardımlaşma sayesinde verilen bir mücadelesi şeklidir ki, bunların bu karşılıklı kavgadan çıkıp ebedi üstünlük ile galib olmaları da ahiret hayatını meydana getirir. Bundan dolayı bizim iyilik ve lezzetlerimizin başlangıcı, yokluktan varlığa getirilişimizdedir, nihayeti de sonludan sonsuza erişimizdedir.
Rahman olan Allah’a ait rahmet bütün, olabilen şeylerin yokluktan varlık alemine çıkarılmasını anlatan var etme iradesi ve varlık nimetini verme olduğundan her olabilecek şeyin varlık sahasına çıkarılmasını gerektirir. Çünkü var olmak, her iyiliğin ve her nimetin aslıdır. Rahman böyle bir iyilik iradesi ile bizi beden ve ruhumuzla meydana getirerek yaratan ve bununla beraber yaşamamızın ve hayatımızın sebepleri olan nimetleri de hazırlayan ve bize ulaştıran büyük rahmet sahibidir ki, bu rahmetin kapsamı dışında hiçbir yaratık bulunamıyacağından buna büyük nimetler ile rahmet denilir. Bütün olabilecek şeylere var olma payı verilirken bu arada akıllı ve istediğini yapacak olan varlıkları yaratmak da Allah’a ait rahmetin kapsamlı olgunluğunun gereklerindendir. Çünkü bunda, mümkün olan varlıkların varlığının Cenab-ı Hakk’ın varlığına yaklaşması söz konusudur. O şekilde bu varlıklar kıdem (başlangıcı olmayan) ve hudus (sonradan meydana gelme), varlığı zaruri olanla mümkün olan, noksansızlık ve noksan, hemen hemen Allah’ın sıfatlarını temsil edebilirler. Fakat bunda çeşitli iradelerin bulunmasından dolayı var olmada bir çeşit sonradan meydana gelen ortaklık ortaya çıkar. Halbuki ortaklaşarak var olma ve var olmayı sürdürme mümkün değildir. Çünkü ortağının bulunması batıl yani bizzat var olmayan, olması imkansız ve muhal olduğundan her varlık tek başına ortaya çıkar ve çeşitli varlıklar, bir birlik meydana getirmedikçe varlıklarını sürdüremezler. Allah’a ortak koşmak, kendiliğinden var olan varlığı inkar ve onu yok saymayı gerektirir. Bundan dolayı, kainatta ister tabiat ve ister ahlak açısından ne kadar kötülük düşünülürse hepsinin kökü çokluk ve ortaklık iddiasıdır. Bu da Allah’ın birliğinin mükemmelliğinin gereğidir. O halde hem böyle ortaklığa sebep olan birden fazla iradeler yaratarak onlara varlık payı vermek, hem de bunların denk olmalarını koruyarak bütün görülen varlıkları bir irade ile idare etmek ve devam ettirmek, öyle ince bir nimet ve öyle sonsuz bir iyiliktir ki, bunu da Allah’ın Rabliğinin Rahim’lik rahmeti temin etmiştir.
En mükemmel terbiye, işte bu gereklilik ile seçme arasındaki karışımın dengede tutulmasında, Rabb’in terbiye ediciliğinden kaynaklanan olgunluk ve kıvam da, filozofların yaratılış bilmecesi dedikleri rahimiyetin icabı olan denklemdedir. Bunun için önceki tefsir alimleri Rahim’e ait rahmeti ince nimetler diye ifade etmişler ve maksat itibariyle de ahirete ait nimetlerle tefsir etmişlerdir. Bu bir taraftan insanın elinde olan irade sahiplerinden her birinin iradelerine bir tercih payı vermek, bir taraftan da kazanmış oldukları haklarının maksadına göre hesaplarını görüp hak terazisindeki durumlarını tesbit ettikten sonra
يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرّاً يَرَهُ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَنْ
“Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.” (Zilzal, 99/7-8) ayet-i kerimesi gereğince mükafat ve ceza ile sorumluluklarını uygulamaya koymaktır ki, bu ceza, o mükafatın garantisidir. Bundan dolayı Rahim olan Allah’ın yüce rahmetinin asıl hedefi bu mükafattır. Rahman olan Allah’ın rahmeti içindeki başlangıçtaki varoluşla hiçbir varlık yolundan sapmaz. Rahim olan Allah’ın rahmeti içindeki ikinci varlık ise irade sahiplerine ait olduğundan bunlarda vazifesinden sapanlar ve doğru teraziyi kendi iddialarıyla bozmaya uğraşanlar vardır ki, Rahim olan Allah’ın rahmetinin içine aldığı adalet hikmeti bu varlıkta böyle isteğe göre hareket etmeye bağlı olan bir ödül ve ceza denklemini kurmuştur. Yine bu denklemin genel terazisinde hiçbir ortağı olmayan Allah Teala’nın Rahman olan iradesi üstün gelmiştir.
اَلرَّحْمٰنُ عَلَي الْعَرْشِ اسْتَوٰي
“O Rahman arşa hükmetmiştir.” (Taha, 20/4).
O Rahman diyor ki: Ey insanlar! Siz isteseniz de istemeseniz de diğer alemler gibi size de varlık ve varlığın devamına ait nimetlerimi, iyiliklerimi tükenmez hazinemden verdim ve veririm. O Rahim de diyor ki: Ey akıl sahipleri! Ey irade sahipleri! Siz diğerleri gibi değilsiniz, onlar sadece Allah’ın Rahman iradesinin büyüklüğüne mahkumdurlar. Siz ise benim rahmetimin kemal ve inceliklerini gösteren irade ve arzumu temsil ederek bana yaklaşmak ve en büyük hoşnutluğumu elde etmek için yaratıldınız. Size, onlardan fazla olarak istediğiniz ve isteyerek çalıştığınız şeyleri de istediğim kadar veririm, fakat Allah’ın birliğinin zorunluluğu (vücubu) karşısında Allah’a ortak koşmak ile varlık ve varlığın devamı imkansız olduğundan, sizin nefislerinizdeki birden fazla olma ve çoğalmanın ve maksatlarınızda benim arzumdan başka sadece kendinize ait cimrice görüşler takip eden, çeşitli ve değişik iradelerinizin sizi Allah’a ortak koşmaya ve hepinizi yok olmaya sürükleyen tarafınızı düzenlemek ve adalet ile rahmetin varlık dengesini temin etmek için en sonunda sizi sorumlu tutacağımı da hatırlatırım.
Haydi Allah’ı inkar etmeyiniz, ona ortak koşmayınız, Allah’a yakınlık ve hatta vekillik için Allah ve Allah’ın iradesi yolunda sevgi ile, iyilik sevgisiyle, doğrulukla, adalet ve merhametle, iman içinde çalışınız da iradeleriniz, kazanılmış amelleriniz o sonsuz mükafata, o en büyük hoşnutluğa sebep olsun. Özetle benim Allah’lık özelliğim büyüklükten kaynaklanan bir yok etme, bir baskı ve öldürme şeklindeki tasarruf değil, böyle Rahman olma ve Rahim olma ile nimeti artıran yüce ve güzel bir Rabb’lık özelliğidir.
لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا الْحُسْنٰي وَزِيَادَةٌ وَلاَ يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ وَلاَ ذِلَّةٌ اُولۤئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
“Güzel davrananlara daha güzel karşılık ve fazlası var. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de horluk. İşte onlar cennet halkıdır, orada ebedi kalacaklardır.” (Yunus, 10/26).
İşte Rahim sıfatında tam müjde içinde böyle bir uyarma manası da gizlidir. Fakat bu, ilk söylendiğinde bazı kimselerin irade ile gururlanmasına yol açtığı için onlara şöyle bir şeyi hatırlatmak düşünülür. Acaba alemlerin Rabbi, irade sahiplerini yarattıktan sonra geleceğin kaderini onlara terketmişde kendisi ululuk perdesinin arkasına çekilmiş değil midir? O halde Hak Teala, varoluş bakımından bütün alemlerin başlangıç noktası ve Rabbi olsa da şimdiki zamanda insanların işine bizzat karışmamış ve geleceğin de dolaylı bir Rabbi olmuş olmaz mı? O halde geçmişin sahibi Allah iken şimdiki zaman ile geleceğin; bu günün ve yarının fiili maliki ve sahibi, mükafat ve ceza gününün hükümdarı, o irade sahipleri olmak gerekmez mi? Bu halde irade sahiplerinin, alacağını zorla almak ve sorumluluk korkusundan uzak kalmak için takdirini kendisi belirleyip geleceğin “yaptığından dolayı sorguya çekilmeyen” hükümdarı olmaya çalışmaları gerekmez mi? Böyle bir şeyin akla gelmesi, insanların şimdiki zamanda sahip göründükleri irade-i cüz’iyye (Allah’ın insana verdiği az ve zayıf irade)ye kayıtsız bir irade-i külliye ve her türlü kayıttan uzak bir seçme serbestliği ve bir yaratıcı kudret değeri vererek kendilerini herşeye gücü yeten ve kayıtsız şartsız serbest olan ve sonsuza hükmeden birer fail-i muhtar (istediğini yapmakta serbest olan) Tanrı gibi bir kuruntuya düşmelerinden kaynaklanan bir şirk iddiasından ileri gelir ki, insanoğluna ait bütün belaların, bütün haksızlıkların sebebini işte bu yanlış düşünce oluşturur. Allah’ın adalet ve rahmeti bunun üzerindeki değişiklikleri yapmasa ve düzenlemese insanlık topluluğu üç gün içinde birbirini yer bitirir.
ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِى النَّاسِ
“İnsanların elleriyle kazandıkları (günahlar) yüzünden, karada ve denizde fesat çıktı.” (Rum, 30/41). Halbuki dünyada ve hele hayatta her an insan iradesi dışında yeni yaratılışlar meydana gelmekte olduğundan dolayı kuvveti kendisinin zanneden o kuvvetli pazuları, bir an içinde -Allah korusun- bir felç, ilahi bir darbe en güçsüz acizler sırasına koyuverir.
Mısır’daki piramitler içinde saklanan ve bir gün gelip de açılacak olan mumyalı gövdeler ve onların kurutulmuş simalarındaki sönük, oyuk gözler, eski Mısır Firavunlarının dağlar deviren görkemli bünyelerinde ve şimşekli bakışlarındaki kuvvetlerin, artık ne efendisi, ne sahibidir. Bunun gibi nice örneklerle anlaşılır ki varlığın, hayatın gerek geçmişte ve gerek gelecekte ilk ve son idaresi bütünüyle Allah Teala’nın kudret elindedir ve O’nun mülküdür. O, zannedildiği gibi yalnız herşeyin başlangıcı değil, hem başlangıcı, hem de her şeyin sonudur. Oluş ve yok oluşlarla dolu olan bu fani alemde başlangıcı ve sonu başka başka görenler, ezelde ve ebedde de durumu aynen böyle zannetmesinler. Başlangıçta işi yapanla en son gaye olan gerçekte birdir. Düşünülürse cansız cisimlerin yuvarlak oluşu, zamanın dönmesi merkez ve çevresinden bize bunu haber verir; doğan insan güçsüz, ölen insan yine güçsüzdür.
Bu önemli noktayı hissedenlerin bir kısmı geçmiş ve gelecek şöyle dursun, şimdiki zamanda bile sade cebir (zorlama) yani insan iradesini inkar etme görüşünü ileri sürmüşlerdir. Zaten insan, kuvvet buldukça hep ben, güçsüz düştükçe hep sen veya hep o demek ister. Ortada apaçık görülen gerçek ise ne öyle, ne böyledir. İşin gerçeği ikisi arasındadır.
اَمْرٌ بَيْنَ اَمْرَيْنِ
”dir. İnsanlık gövde ile ruhun, akıl ile kalbin, kabiliyet ile faaliyet göstermenin, çaresizlik ile istediğini seçmenin bileşkesidir. O, ne kayıtsız şartsız mecburi, ne de kendi başına buyruk kimsedir. Bu konuda ilk bakışla, son bakış birbirinin aynıdır. Felsefi bir inceleme iddiası ile işi zorlaştıranlar ne çaresizlik yönünü inkar edebilirler, ne de serbestlik yönünü. Mecburiyete derece ayırmak, serbestliğe bir makam vermektir, serbestliğe makam ayırmak da mecburiyete makam vermektir. Ne sade zorlama (fatalite) ile sade çaresiz bulunma (determinizm)’nın mecburiyet iddiaları, ne de kayıtsız ve tam hürriyet (liberalizm) davasında bulunanların herkes istediği şeyi yaratmada serbesttir iddiaları, hiçbir zaman hakikat terazisinin açık seçik ve şaşmaz ölçüsüne vurulamazlar. İnsanın çaresizlik yönü Allah’ın kuvvetinin şahidi, seçim yönü de Allah’ın iradesinin şahididir. O, kendi kendine kalırsa yok olmaya mahkum, yaratıcı kudretin yaratması ile de var olmaya mecbur olur ve aynı zamanda Allah’ın rahmeti ile dilediği işi yapmada serbesttir. Ve bu sayede kaderinin bir kısmını kendi isteği ile yazar.
Kısacası bu iki şahitlikle insan bu varlıkta ve bugün, şu an, şu şimdiki zamanda Allah tarafından bağımlı ve iğreti bir geçici hayatta, bu kayıtlı mülke ve Allah’ın müsaadesine nail olmuş, onun yerine yetki sahibi olmuş yani bir memuriyeti elde etmiş olduğunu ne inkar etmelidir, ne de bu yetki ve memurlukta kendini azl edilmez ve sorumlu tutulmayan bir esas görevli zannetmelidir. İnsan, gelecekteki mükafat ve cezayı verecek değil, alacaktır. Hem de şimdiki zamandaki bütün kuvvet vasıtaları, iğreti mülkü kesildiği zamanda alacaktır. Almak durumunda bulunmak ise mülk sahibi olma durumu değil, ihtiyaç halinde bulunmaktır. Ve tam mülkiyet, hem elde bulunma, hem de kontrol açısından bir şeye sahip olmaktır. Bu ise, yerleriyle, gökleriyle, mekanlarıyla, zamanlarıyla, fertleriyle, çeşitleriyle, basitleriyle, bileşikleriyle, maddeleriyle, kuvvetleriyle, kabiliyetleriyle, faaliyetleriyle bütün alemlerin yaratanı, sahibi, icad edeni ve terbiyecisi olan Allah Teala’nın mutlak mülküdür.
İşte “Rabbü’l-alemin” denildiği zaman, genel kapsamı ile bütün o kuruntular bir yana atılarak ve Allah Teala’nın ezelde ve ebedde mutlak sahib olduğunun anlaşılması lazım gelirse de bir taraftan Allah’ın rahmetinin katmerli genişliği, diğer taraftan insanlığın gafil olması dolayısı ile şimdiki zaman içinde insanların mükafat ve ceza gününe de bir çeşit sahip olması ve hakim olmasının az çok akla gelmesi ihtimalini büsbütün ortadan kaldırmak için:
مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ
“O, din gününün maliki” buyurulmuştur. Ve burada uyarma biraz açıkça belirtilmiştir. Çünkü “din” kelimesi Arap dilinde ceza, hesap, kaza (hüküm verme), siyaset, itaat etme, adet, durum, kahır ve nihayet bütün bunlarla ilgili ve hepsinin üzerinde kurulduğu ve hepsinin ölçüsü olan millet ve şeriat manalarına gelir. Doğrudan doğruya kıyamet manası yoktur. Ve burada baştaki ceza ve sonuncu bilinen din manaları ile iki geçerli tefsiri vardır: İlk önce ceza, gelecekte sorumluluk, sorumluluk duygusu, sorumluluğu tatbik etmek gibi manalara da gelir. Bunun için
يَوْمِ الدّ۪ينِ
(yevmiddin)’in Türkçemizde bir ismi de ruz-i cezadır (ceza günüdür).
Fakat şunu unutmamalıdır ki, aslında ceza kelimesi şimdiki herkesin bildiği gibi yalnız ceza ve işkence demek olmayıp iyi veya kötü yapılan bir işin tatlı veya acı karşılığını, ücretini vermek manasına masdardır. Ve isim olarak bu karşılığa da söylenir. Mesela
جَزَاكَ اللّٰهُ خَيْراً كَث۪يراً
demek, “Allah sana çok hayırlı, karşılıklar ve mükafatlar versin.” demektir(Buhari, Teyemmüm, 2, Nikah, 65; Müslim, Hayz, 109; Tirmizi, Birr, 88; Nesai, Taharet, 204; İbn Mace, Taharet, 90; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 296.). Ancak mükafat ve mücazat (ceza) kelimeleri, denk ve ortaklık manalarına geldiklerinden hukuk dilinde yüce Allah’a nisbet olunmaz. Bunun yerine sevap ve azap, ücret ve ceza gibi deyimler kullanılır. Bundan dolayı “yevmi’ddin”, ceza günü her işin karşılığının verilip bitirileceği son gün, başka bir ifade ile gelecekte mükafat ve cezanın paylaşılacağı vakit demektir ki, İslam hukuk dilinde buna “yevm-i ahir = son gün” de denilir. Ve bu kelime de kaza (davaları kanuna göre hükme bağlamak ve çözüme kavuşturmak) ve hükm etmek manasını da içine almaktadır. Gerek Arapça’da ve gerek Türkçe’de olsun bu gibi yerlerde yevm ve gün kelimelerinin mutlak surette vakit manasına kullanıldığı da bilinmektedir. Bugün ne bir gündüz, ne bir gece ve ne bir gündüzle gecenin toplamı olan yirmi dört saat manalarına olmayıp gerek gün, ay, yıl, asır, devir v.s. gibi bildiğimiz ve gerek bilmediğimiz zaman ölçülerinden herhangi biri olabilir. (Dünyanın kendi ekseni etrafında bir defa dönme süresi bir gündür, yok olmak ise bir nefeste olur). “Bugün dünya, yarın ahiret” deriz ve bunun için dünya günlerine göre ahiret günleri “bin sene” veyahut “elli bin sene” gibi ölçülerle anlatılagelmiştir.
Bu açıklamadan anlaşılır ki, “yevmi’ddin” bütün ümitlerin veya ümitsizliklerin ileride Allah’ın terazisinden geçerek en son gerçek şeklini bulduğu ve herşeyin birbirlerinden tamamen ayrıldığı kesin olarak bilinen son andır. Bundan sonrası artık ya ümidin son noktası olan sonsuz mutluluk ve en büyük memnuniyet (cennet) veya ümitsizliğin son noktası olan sonsuz, en büyük zarardır (cehenneme girmek) ve bugün kıyamet gününün son anıdır. Ve bu şekilde “yevmi’ddin” kıyamete işarettir. Fakat bunun kıyamet günü olması, dolaylı yoldan elde edilen bir mana sonucudur. Yoksa din, kıyamet demek değildir. Kıyamet gününün, kıyamet yani ölmüşlerin dirilmesi demek olan ba’s (yeniden dirilme), haşr ü cem’ (derleyip toplama), vakfe yani tavakkuf ve intizar (durma ve bekleme), sual (sorguya çekme), hesap ve mizan (amellerin tartılması), sırat ve nihayet bütün amellerin iyiye iyi mükafatının, kötüye kötü cezasının dağıtılması ile ceza gibi durumları ve menzilleri içermektedir ki, diğerleri bu son ceza döneminin ilk unsurları ve başlangıçları olduğundan burada “yevmi’ddin” nazmı ile bu maksat açıkça belirtilerek teşvik ve uyarma ile desteklenmiştir. Bundan dolayı “yev’middin” yerinde “kıyamet günü”, “sorgulama günü”, “hesap günü” denilmesi hem terceme değildir, hem de bu kuvveti ve sözün gelişini bozar ve daha fazla korkutma ve dehşet manasını ifade eder.
Yevmi’ddin, cezanın gerçekleşeceği son gün demek olduğundan bu açıklama şeklinde dinin esaslarından inançla ilgili prensiplerinden birini meydana getiren kıyamet inancı bütünüyle gözardı edilmiş, onu yalnızca bir yönü ile anlatıyor ise de din kelimesini bilinen manasında kullanmamış ve ona dolayısı ile işaret etmiştir. Çünkü ceza yerine din gelmesinde sözlü bir işaret, mükafat ve azab manasında da dinin maksatlarına bir işaret bulunduğu apaçıktır.
Bilinen manaya gelince: Din, akıl sahiplerini kendi güzel arzuları ile bizzat iyilikleri yapmaya sevk eden ilahi bir nizamdır. Burada biraz duralım. Bu tanımlama, herşeyden önce hak dinin bir tanımlamasıdır. Çünkü bizzat iyiliğe gerçekten sevk etmek ancak hak dindedir. Batıl dinlerde ise bu sevk, hayali olur. Onlar, bizzat iyilik olmayan şeylere, olsa olsa iyilik adına bazı izafi iyiliklere sevk edebilir. Mesela kendi görüşüne göre bir iyilik gibi yalana, yalancılığa ve hırsızlığa teşvik edebilir. Çünkü hak ve hakikatı inanç esaslarının başına koymuş değildir. Bundan dolayı bu tanımlama, dolayısı ile batıl dinlerin de esasını göstermiştir. Yani gerçekte böyle ilahi bir yönlendirici değil iken öyle zannedilen dinler de batıl dinlerdir. İkinci olarak dinin yeri, şartları, semeresi, rükünleri, yani cinsi ve onu başka dinlerden ayıran özellikleri gösterilmiştir ve dinin şeriata uygun olan bu manası, din kelimesinin lügatla ilgili bütün manalarını içine almaktadır.
Hak dinin yeri, akıl sahipleridir. Bundan dolayı cansızlar, bitkiler, hayvanlar, deliler, akılsızlar, çocuklar, bunamışlar gibi özürlüler, din açısından sorumluluk sahibi değildir. Çünkü akıldan yoksun olanlar, arzu ve seçim sahibi olmadıklarından dolayı kendilerinden bir iyilik meydana gelirse istem dışı olur ki buna da zorlama denilir. Bundan dolayı, hayvanlarda din vardır demek, olsa olsa mecazi bir ifadedir.
Demek ki dinin şartı akıl ve istektir. Bunlar dinin şartı, dindarlığın rüknüdürler. Akıl bulunmayınca dinle ilgili işler ve dini yükümlülükler bulunamayacağı gibi, seçme hürriyeti bulunmadıkça da dinin idare ve etkisi, başka bir ifade ile dindarlık bulunamaz. Bundan dolayıdır ki, dinde ilim meselesinden başka bir de irade meselesi vardır. Gerçekten bilgili ve akıllı olmak, dindar olmak için yeterli değildir. Dindar olmak için dini hem bilmek ve hem sevmek lazımdır. Bundan dolayı, ilim ve irade, akıl ve seçim hürriyeti bizzat dinin yalnız kendisinde bulunan bir rükün değilse de dindarlık ve dine bağlı olmanın rüknüdürler. Bunun için isim olan din kelimesi ile, dindarlık manasına gelen ve masdar olan din kelimesinin manalarını karıştırmamalıdır. Dindarlık insanın vasfı ve nefse ait bir manadır. Din ise dindarlığın konusu ve onunla ilgili olan gerçeği ve işin özü olan bir manadır. Aralarındaki fark, nefisle ilgili bir olay ile bu olayın ilkeleri ve kanunları arasındaki fark gibidir. Diğer bir ifade ile din ilahi bir kanun, dindarlık ise insanların emek ve çabalarının sonucudur. Bunu birbirinden ayıramayanlar ilim adına hatalara düşerler.
Dinin meyveleri bizzat iyi olan işlerdir. Yani işleri yapan kimsenin kendi zannına ve kendi görüşüne göre değil, aslında ve hak terazisinde iyi ve faydalı olan işlerdir. Bundan dolayı esas dindarlık, iyiliği Allah katında iyi olduğu için seçip yapmaktır. İyilik ise gerçekte genel olsun, özel olsun diğer kimselere şimdi veya gelecekte faydalı olandır. İyiliği, gerçekten iyilik olduğu için yapmak demek, onu Allah Teala adına yapmak demek olduğu apaçıktır. Çünkü şu iş gerçekten bir iyiliktir demek, yalnız sana bana göre değil, aslında ve Allah Teala’ya göre iyidir demenin diğer bir ifade şeklidir. Allah Teala katında iyi olan her işin de bir ücreti, bir karşılığı, bir mükafatı olduğu gerçektir. Bu sevabın en büyüğü O’nun rızasıdır. Çünkü yüce Allah her iyiliğin, her mükafatın, her nimetin kaynağı ve kefilidir. Allah’ın rızasının en büyük vesilesi de hakka rıza göstermektir. Hakk’a razı olmayan iyiliği yalnız iyilik olduğu için sevip yapamaz, kendine ait peşin bir fayda arar. Gerçi iyiliğin mutlaka karşılıksız olması şart değildir. Allah katında kaybolan ve boşa giden hiçbir iyilik yoktur. Fakat bir iyiliğin hemen böyle bir menfaat endişesi ile yapılması, hakka faydalı olmak için değil, haktan yararlanmak için yapılan ve bundan dolayı ücretini Allah’tan isteyen peşin bir değiş-tokuş olur. Bu ise iyiliği, iyilik olduğu için yapmak ve Hakk ile bir ilişki kurmak değildir. Mükafatını Allah’tan isteyerek yapmak ise, herhalde Hakk ile ilişkiye girmek, hakkı ve iyiliği tanıyarak yapmaktır. Bu da iyiliği gerçekten iyilik olduğu için yapmak demektir. Çünkü iyilik zaten ve gerçekten böyledir. Fakat bu karşılığın yalnız ahirette verileceğini düşünerek yapmak daha yüksek bir olgunluk derecesidir. Demek ki, hakkı tanımayan ve Hakk’a tapmayanların, iyiliği gerçekten tanımaları ve iyiliği gerçekten iyilik olduğu için yapmaları mümkün değildir. Ve iyiliği sevmenin başı, hakkı sevmektir ve samimiyet ve ihlasın ilk şartı Hakk’a tapmaktır.
İşte bunun içindir ki hak dinin, en belirgin özelliği Allah’ın koyduğu bir kanun olmasıdır. Çünkü diğer konular Allah’ın zatına bağımlı değildir ve sebepleri şahsi gayelerdir. Bu ise bizzat iyiliğe değil, bizzat kötülüğe ve Allah’a ortak koşma ile karşılıklı kavgaya sürükler ve hele güzel bir seçimle iyiliğe sürükleme maksadını hiç içermez. Çünkü şahsi maksatlar ve art düşünceler hissedilen herhangi bir teşebbüste, insanın seçim hürriyeti derhal bulanır ve bozguna uğrar. Zaten şahsi maksat iyiliğin bile iyilik olmasına engel olur. Fakat Allah’ın kanunu nasıl anlaşılır? Bu nokta dinin en önemli bir meselesini meydana getirir. Şüphesiz Allah’ın kanunu bizzat Allah Teala’nın ilmi ve iradesi ve rızasını gösteren deliller ile anlaşılır ki, bunların en kuvvetlisi Kur’an gibi Allah’ın (insanlığa) hitabıdır. Kalb ve akıl bu hitabı zaruri olarak veya bir delil ile anlar ve kabul eder. Aslında ruhun bütün varlığı ile onu Allah’ın kanunu olarak anlaması lazımdır.
Bu noktada bazı filozoflar, vicdan zevkini yeterli görmüşler. Fakat mutlak vicdan zevki çok şahsi bir sebeptir. Ve kainatta her şahsın kendine mahsus özel bir vicdan zevki vardır. O halde kişiler kadar da din vardır demek gerekir. Halbuki hak bir olduğu gibi hak din de birdir ve hakkı bulmak için vicdanın ötesine de bir göz atmak gerekir. Şu halde bütünün vicdanını veya bunu temsil eden bir bütünün ruhunu bulmak ve o bütün ruhun kalbini ölçü olarak almak zarureti vardır.
Diğer bazıları yalnız akla başvurmuşlar ve aklın hak ve iyilikte biricik hükümdar olduğunu zannetmişlerdir. Halbuki akıl, şahıs değildir. Nitekim hak bir olduğu gibi akıl için de yol birdir, deriz. Fakat akıl en iyi bir anlama vasıtası olmakla beraber kalble ilgili hallerde otorite olmadığından dolayı ruhun bütün varlığına uyum sağlayamaz ve bundan dolayı Allah’a ait nizamı anlama ve kabul etmede prensiplere muhtaç ikinci derecede bir alet olmaktan ileri geçemez.
O halde Allah’ın kanunu her şeyden önce insanın ruhuna bütün varlığıyla uyan, görünür ve besbelli bir zaruri ilim ile ortaya çıkmalıdır ki, bu görünme bizzat Allah’ın nizamı ve hitabı olduğu kendi kendine anlaşılsın ve apaçık olsun da sonra akıllar tecrübe ve delile dayanarak netice çıkarma yolu ile kalbler zevk ve ferahlık ile bundan feyz (ilim-irfan) alsınlar. İşte bu zaruri ilime şeriat dilinde
وَحْى
“vahiy” ve bu nimeti elde etmeye “nübüvvet = peygamberlik” denilir.
Şu bilinmelidir ki Allah’ın kanunu ile insanların koyduğu kanunun en önemli farkı o kanunun meydana gelmesine insan iradesinin sebep olup olmadığıdır. Yoksa Allah’ın kanununun, mutlaka insanlık dışında meydana gelmesi şart değildir. Ve gerçekten insan ruhundaki değişikliklerin önemli bir kısmı insanın ortaya koyduğu şeyler değildir. Bundan dolayı hak dini meydana getiren hitap ve Allah’ın kanunu, önce yaratılışın Levh-i Mahfuz’unda kesbe bağlı olmayan ve Allah’ın iradesini gösteren bir mecburiyet ile oluşur da bizzat Allah’la ilgisi olması ile her şeyin ruhunu temsil eden bir kutsal ruhda bütün apaçık delillerin prensiplerini içeren, görünen ve gerekli olan kesin bir bilgi ve apaçık bir vahy ile kendini gösterir. Sonra bu zaruri ilim ile verileri bir taraftan tecrübe ve tarihe ait doğrulayıcı belge ile diğer taraftan akla ait deliller ve kalbe ait zevkler ile çalışıp kazanma yolundan meydana çıkar ve umumileşir gider. Vahyin, devamlı vicdanda bir örneği, akılda da delili vardır. Fakat vahyin gelişi bütün hisleri istila ettiğinden dolayı o anda ruh bütün varlığıyla gördüğü şeye dalmış olarak sadece kabul edici kesilir ve irade ile ilgili faaliyeti ve kuvvetlerinin özellikleri geçici olarak durur da aklın yetişemediği varlığın bilgi ve sırlarını görür ve daha sonra arzu ve iradesini ona uydurur.
İşte hak din, başlangıçta peygamberlik denilen böyle ilahi bir nizam ile gerçekleşir ve bu tecelli insanda görünür fakat kaynağı bakımından insana ait bir nizam olmaz. Doğrusu insan ruhu Allah’a ait ilimde “yapan” değil “kabul edendir”. Bilgi uydurulmaz, alınır ve bunun için ilimde ruh ile dış dünya arasında bir hak ilişkisi vardır ki bu ilahi bir nizamdır. Ruhun kendinde arzusunu karıştırarak imal ettiği fikirlerde ise bazen ilim bulunur, bazen bulunmaz, bu da insana ait bir hareket olur. Demek ki, her türlü kesin bilgi Allah’a ait bir nizamdır. Hakk’ın böyle bir tasdiki de insanın arzu ve iradesinden tecerrüd edilmesiyle düşünülmeye bağlıdır. Özellikle din gibi doğrudan doğruya insanın işleri ve durumları ile ilgili ve insanın seçimiyle ilgili ve ona başlangıç olan hareket kanunlarında bu gereklilik daha kesindir. Kin, hırs, iştiha kalbi ve aklı sislendirir, basiret gözünü şaşı yapar. Ya hiç göstermez veya çatal gösterir. Bunun için din ilminde iştihadan sakınmak ve uzak kalmak en büyük şarttır.
مَنْ فَسَّرَ الْقُرْاٰنَ بِرَاْيِه۪ فَقَدْ كَفَرَ
“Kim Kur’an’ı şahsi görüşüne göre tefsir ederse kafir olur.”( Ahmed b.Hanbel, I, 269; Tirmizi, Tefsirü’l-Kuran, I; Feyzü’l-Kadir, VI, 190.) hadis-i şerifi de bunu ifade ediyor. Vahy ise söylediğimiz gibi bütün his ve duyguları kaplıyarak ve o anda irade gücünü etkisiz hale getirerek gelen ve bundan dolayı hiçbir emek ve yapmacık gayret şaibesi ve hiçbir iştiha alameti olmaksızın ruhun sırf kabiliyeti üzerinde dışından ve içinden tam bir mecburi tekin ile Allah’a ait ilkeler nizamını sunan en açık, en zorunlu kesin bir bilgi olduğundan normalde kat’i olarak bilinen bilgilerin üstünde Allah’a ait nizamın en mükemmel şahidi ve içeriğindeki akli deliller ve sonraki çağdaş deneylerle de doğruluğu kuvvetlendirilen bir hitabın dile gelmesidir. Ve bu şekilde her görülen şey gibi kalp ve aklın arzularıyla gösterdikleri faaliyetin üstünde olmakla beraber, yaratılıştan var olan kabiliyeti dışında da değildir. Bunun için hak din kabul edildikten sonra özellikle usül açısından aklın tüme varım yolu ile elde ettiği kavrayışları içine girer ve yalnız delillere dayanarak netice çıkarma bu kavrayış için yeterli olmaz. Ve ilimde olduğu gibi bunda da keşif (bir sırrı öğrenme, ilham) teoriden öncedir. Yalnız aralarında şu fark vardır: Bunda (vahiyde) kişinin tecrübesi hepsini anlamaya yeterli değildir. O ancak herşeyin aslı olan Allah’ı tek bilmede mümkün olabilir. Dini gerçeklerde ve kanun yapma ile ilgili meselelerde, tekrar tekrar görünmesi, tecrübe edilmesi asırlara bağlı nice bilinmesi gereken önemli konular vardır. Ve bunun için dini ilimlerde de akıl ve naklin önemi apaçıktır. Gerçekten İslam’da da ilahi kanunları bildiren delil dört tanedir: Kitap (Kur’an), sünnet, ümmetin icma’ı (büyük fakihlerin, dinle ilgili bir konuda görüş birliğinde olmaları) ve kıyas. Bunlardan ilk üçü kesin isbat, dördüncüsü de açıklayıcıdır.
Hak dinin ayırıcı özelliği akıl sahiplerini güzel arzuları ile bizzat iyiliğe sevketmektir. Diğer bir ifade ile hak din zorla değil, seve seve iyilik yapan, istediğini yapmakta serbest olan insanlar yetiştiren bir terbiye nizamıdır ve bütün mutluluklarda iyiliğin yapıcısıdır. Demek dinin iyiliğe sevk etmesi mecburiyete ve zorlamaya dayanmıyor. O, önce serbest hareket etmeyi teşvik eder ve ona güzelce serbest hareket etmenin ölçüsünü verir. Güzel sonuç ile kötü sonucu göstererek uyandırır ve iyiliğe yönlendirmeyi bu gönül hoşluğu ile yaptırmak ister. Bunun için “Dinde zorlama yoktur.” Denilir.
لاۤ اِكْرَاهَ فِى الدّ۪ينِ
(Bakara, 2/256). Çünkü iyilik yapmaya zorlanıldığı zaman, iyiliği yapan, o iyiliği yapmaya mecbur olan değil, onu O iyiliği yapmaya zorlayan, zorlayıcı olan kimsedir. Halbuki din, insanı, güzel ahlak ve tabiat ve yüksek fazilet sahibi olan, hayırsever, iyilik yapan, istediğini serbestçe yapan bir insan yapmak istiyor. Bu ise yalnız dinin zatında değil, insanın istediğini seçmesinde ve o seçimle dindar olmasında ve bunun sağladığı başarı da doğruluktadır. Din ne kadar doğru olursa olsun, bilgisiz kimselerde bu şekilde etkili olamayacağı gibi, bilginlerde bile istediğini yapma serbestisi bulunmaksızın, diğer bir ifade ile, gerçek anlamda dindarlık gerçekleşmeden etkili olmaz
اِنْ تَنْصُرُوا اللّٰهَ يَنْصُرْكُمْ
“Eğer siz Allah’a (dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.” (Muhammed, 47/7). Bu güzel seçime, bu dindarlığa sahip olmayanlar, ya diğerlerinin zorlaması ile iyiliğe sürüklenen ve hürriyetine sahip olmayarak başkalarının kullandığı alet gibi olan ve başkasının istediğini istemeyerek yapan bir kişi olarak kalır veya kötülük ve bozgunculuk yapan biri olur gider. Bu vesile ile şunu birbirinden ayırmak gerekir ki; dinin insanı yönlendirmesi başka, birini dine yönlendirmek başkadır.
Bilgi gibi dinin de sürüklemesi zorla değildir. Çünkü aklın gereği fiilen gerekli olanın sebebi değildir. Onun sebebi irade ve kuvvettir. Fakat hak dine sevketmek aslında tam bir iyiliktir. Bunun için özel veya genel velayet ile tam dindarlığın iyiliklere zorla sürüklediği, diğer bir ifade ile zorla iyilik yaptırdığı yerler vardır. Bu cümleden olarak anne ve babanın çocukları yönlendirme ve terbiye etmeleri, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak gibi meseleler bu cinstendir. Bu farkın çıkış noktası şudur: İstediğini seçme ve irade dinin bir parçası değildir de, etkili olmasının bir şartıdır, dindar olmanın parçasıdır. Demin söylediğimiz gibi sırf kanun ile dilediğini yapmakta serbest olan kimsenin etkileri arasında büyük fark vardır.
Kısacası din, iman ve amel konusu olarak akla ve irade hürriyetine teklif edilecek hak ve iyilik kanunlarının toplamıdır ki buna millet ve şeriat da denilir. Dindarlık da bu kanunların severek ve isteyerek tatbik edilmesidir. Gerçi amelin imandan bir parça olup olmadığı tartışılmış ve doğrusu amel imanın bir parçası değil, imanın gereği ve meyveleri olduğu tesbit edilmiş ise de gerek imanın ve gerek amelin dindarlıkta; imanla ilgili hükümler ve amelle ilgili hükümlerin de bizzat dinin içinde birer rükün olduklarında asla ihtilaf edilmemiştir.
Hak dinin bu ayırıcı özelliği üzerinde iyice düşündüğümüz zaman anlarız ki, tecrübe ve akli delil açısından bir dinin hak olması (tam din olması şartı ile) herkese vaad ettiği iyiliklerin, mutlulukların gerçekleşmesi ile anlaşılacaktır. Batıl dinin verdiği sözler, din olmasıyla ters orantılı iken hak dinin verdiği sözler din olmasıyla doğru orantılı olur. Gerçekten İslam tarihine baktığımız zaman da İslam dinini böyle buluyoruz. Ta Hz. Peygamber’in zamanından beri müslümanlar ne zaman dinlerine tam doğru bir dindarlık ile sarılmışlarsa gerçek iyiliği anlamışlar ve yapmışlar, bereketleri, iyilikleri ve mutlulukları o oranda artmış, mutlu yaşamışlar, mutlu yaşatmışlar
مَنْ جآءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَا
“Kim bir iyilikle gelirse ona o iyiliğin on katı verilecektir.” (En’am, 6/160).
Fakat zamanımızda Avrupalılardan bazıları diyorlar ki “Asrımızın insanları, mutluluğu fayda ve iyilikte değil faydalanmada görüyor. Onun dışında bizatihi bir hak, bizatihi bir iyilik tanımıyorlar ve bundan dolayı Allah tarafından kurulmuş olan hak din, artık onların şevklerini ve iradelerini coşturmuyor. Şimdiki insanları ancak faydalanma isteği zabt ve idare ederse edecektir. Bundan dolayı onlara insan tarafından kurulmuş olan dinler tatbik etmeli ve iradeleri bununla gıcıklayarak şimdiki insanları, olgunlaşıncaya kadar bir taraftan mücadeleye sürüklemeli, diğer taraftan sırf otomatik ve mekanik, yani cansız ve duygusuz kanunlarla zor ve kuvvet içinde tutup götürmelidir. Tabiatta merhamet yok, zor vardır. Hürriyet değil, zorunluluk ve determinizm hakimdir”. Bunlara göre şimdiki insanlar şahsi çıkar hırsı ile ister istemez böyle sonsuz bir mücadeleye atılmakta ve sevgi yerine düşmanlık çoğalmaktadır. Böylece hak din doğru imiş demek, haksızlar onun mükafatına değil, cezasına layıktırlar demeye eşittir ve hak dinin Allah’a ortak koşmada gösterdiği acı sonuçları hak etmeyi itiraf etmektir,
ظَهَرَ الْفَسَادُ فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِى النَّاسِ لِيُذ۪يقَهُمْ بَعْضَ الَّذ۪ى عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
“İnsanların kendi elleriyle kazandıkları günahlar yüzünden, karada ve denizde fesat çıktı. Belki dönerler diye, Allah böylece onlara, yaptıklarının bir kısmını tattırıyor.” (Rum, 30/41) ayetinin manasını doğrulamaktadır. Bu da Allah’ın birliği ile Rahman ve Rahim’e sarılmayan insanların bizzat hakları ve bundan dolayı alemlerin Rabbi’nin bir yücelik alameti, bir büyüklük terbiye ve tedbiridir. Yüce Allah insanlara bu şekilde de görünür. İnsanlar bu çıkarcılık ve aç gözlülüğü yenerlerse, ancak şimdiki zamandaki savaş belasını da yenmiş olacaklar ve gelecekteki din gününün mükafat ve karşılığını daha iyi anlayacaklar. Çünkü Alman filozofu Kant bile yüce Allah’ın mutlak varlığını pratik aklı ile ahiretin mutlaka var olması gerektiği sonucundan çıkarmıştır. Bu şekilde ahiret günü dinin ve ona iman etmek dindarlığın en önemli temelini oluşturur. Ve o günün dine mahsus olan böyle bir özelliği vardır.
مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ
“O, din gününün maliki (Fatiha, 1/3) ayetinde bu müjde ve uyarının açıkça ifade edilmesi bu itibarla da çok açık seçik bir söz olmuştur. Dinin böyle bir günü vardır.
Bundan dolayı İbn Cerir et-Taberi tefsirinde nakledildiği üzere bazı müfessirler buradaki “din”i yalnız mükafat ve karşılık manasına değil, millet ve şeriat de denilen bilinen manasıyla (et-Taberi. Camiu’l-Beyan Fi Tefsiri’l-Kuran, I, 52-53.) ilişkili olarak tefsir etmişlerdir. Bu şekilde
يَوْمِ الدّ۪ينِ
yevmi’ddin”, bilinen şer’i manası ile dinin bilinen önemli günü demek olur ki, bundan da bizzat ahiret ve kıyamet günü anlaşılır. Hitabın başlangıcına göre birinci mana açık, hitabın sonucuna göre de ikinci mana birdenbire akla geliyor. Bunun için biz de bu iki manayı zayi etmemek için mealinde “din gününün sahibi” demeliyiz.
Kıraet: Burada iki kıraet (okuma tarzı) vardır. On kıraet imamından
جع، ف ، ك ، ح ، د ، ا
yani Nafi, İbn Kesir, Ebu Amr, İbn Amir, Hamza ve Ebu Cafer kıraetlerinde elifsiz olarak
مَلِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ
okunur
خل يع ، ر ، ن
yani Asım, Kısai, Yakub, Halef-i Aşir kıraetlerinde de
مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِ
okunur ki, bizim kıraetimiz de budur. Ve Fatiha’da mana ile ilgili Kur’an-ı Kerim’in türlü türlü okunma şekilleri ancak buradadır. Birincisi mimin ötresi ile
مُلْك
“mülk” masdarından sıfat-ı müşebbehe, ikinci de mimin esresi ile
مِلْك
“milk” masdarından ism-i fail kipidir. Bu kelimeler, kuvvet manası ile ilgilidir. Biri her şeyden önce ve bizzat insanların canları üzerinde tasarruf, diğeri de her şeyden önce ve bizzat malların kendisi ve faydaları üzerinde tasarruf kuvvetidir. Hükümdarlık, umumun faydası için görüş ve tedbir, emir ve yasak, söz verme ve uyarma, gönül okşama ve mahrum etme gibi hukuk ve yetki ile aklı olan insanlar üzerinde tasarruf ve hüküm icra ederek bir toplumu düzene sokma ve onu bir tek kişi örneğinde temsil eden bağımsız, genel nitelikli bir yönetim kudretini ifade eder.
Malikiyet ise, her türlü mal varlıkları ve onların hisseleri üzerinde kişinin özel faydası için başlıbaşına zabt ve tasarruf hakkı ve yetkisi demek olan özel nitelikli yönetim kuvvetini ifade eder. Bunlardan her birinin diğeriyle bir yönden ilişkisi vardır. Gerek mutlak suretteki sahip olma ve gerek mutlak suretteki hükümdarlığın ikisi de bizzat alemlerin Rabbine aittir. Çünkü hayatı kendi elinde olmayan insanlığın bu sıfatlarla nitelenmesi, tabiatıyla izafi, vekaleten ve iğreti olduğu apaçıktır. Bununla beraber dünyada ve şimdiki zamanda insanlığın yalnız bencilliğini, gururunu teşkil eden de bu izafi ve vekaleten olan otorite ve mülktür. Çünkü bunlar, dünyada yaşama ve mutluluğun en önemli temel şartlarındandır. Gerçekten hayat ve hayatın mutluluğu önce bir memlekete bağlıdır. Memleket ise otorite ve mülk yeri demektir ki, buna halk dili ile vatan, İslam hukuku dili ile daha değerli olarak dar (yurt) denilir. Bir memlekette hayat, şahsi menfaate dayalı mülkiyet hakkına bağlı olarak, yani kişisel mülkiyet ile ayakta durur. Bunun gereği olan hayat ve kamu yararı da hükümdar ve mülk ile yani sosyal düzeni temin eden devlet ve devlet reisi ile sağlanır. Bunların kıvamı da her ikisinin kendine ait (özel) ve kendi adına hareket eden kimse olmayıp birbirinin desteğine muhtaç olduklarını bilmek ve aralarında hak oranına uygun düşen karşılıklı destek ve düzeni bulmakla mümkündür.
Kişiyi ve kişisel mülkiyeti boğan katıksız ve katı sosyalizm, organlarının bütün özellikleri felce uğrayan ve yalnız gönlü basit ve fakat heyecanlı bir hatıra ile kıvranan bir vücuda benzer. Toplumu, sosyal mülkiyeti boğan katı ferdiyetçilik (Liberalizm) canlılığı çözülmüş olup canı boğazına gelmiş ve gözleri hava boşluğuna dikilmiş ölüme hazır birisinin son nefesindeki can çekişme anındaki krizini yaşayan bedenini andırır. Bunun için otorite ve mülkten her birinin yok olması bir felakettir. Mülk ve otoritenin bir kısmının veya tamamının yokluğu, bizzat kamu yararının o oranda kesilmesidir. Otorite ve mülk sahibi olmanın bir kısmının veya tamamının yok olması da kişisel menfaatin veya sosyal menfaatin tükenmesi demektir. Ve çoğunlukla birinin sona ermesi diğerinin sona ermesini gerektirir. Bunların ikisinin birden kaybedilmesi ise -Allah korusun- en büyük musibet ve en büyük felakettir. Her birinin yok olmasını düşünmekte bile insanlık bu acıklı sonucun yürekler acısını duyar ve duyduğu içindir ki, bütün bu açıklık karşısında kendisinin şu anda göreceli (izafi) değil, gerçek ve kayıtsız şartsız bir melik (hükümdar) veya malik (sahip) olduğu kuruntusundan kurtulamaz. Varlık ve nimet açısından hükümdarlık şüphesiz daha çekicidir. Fakat yokluk ve şiddetli ceza açısından da sahip olmanın ortadan kalkması daha dehşetli ve daha korkunçtur.
İşte bu büyük ayet insanlığın şimdiki zamandaki bu izafi payını zorla almayarak, gelecekte özellikle ahirette bunun dahi kendisinden alınacağını ve o zaman yalnız alemlerin Rabbi yüce Allah’ın ezeli ve ebedi olan gerçek mülk sahibi oluşu, ve mutlak hükümdarlığının kalacağını açıklıyor:
يَوْمَ لاَ تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْئاً وَاْلاَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلّٰهِ
“O gün, kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür! O gün emir, yalnız Allah’a aittir.” (İnfitar, 82/19)
لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
“Bugün mülk kimindir? O tek ve Kahhar olan Allah’ındır.” (Ğafir, 40/16). İlk bakışta bu uyarma ne kadar dehşetlidir. Benim benim derken, memleket, hükümet kaybetmenin ne felaket olduğunu anlayanlar, isterse bir tane olsun kimseye vermem derken, malsız mülksüz kaldığını görenler bu dehşetin büyüklüğünü ne çabuk hissederler. Fakat onu sonradan değil, önceden hissetmenin faydası vardır. Bununla beraber bu yüce ayet ümitsizlik veren bir ayet değildir. İzafi ve vekaleten sahip olma veya hükümdarlığın sona erip gerçek ve hakiki sahibine ve hükümdarına döndüğü o günde yine tam fakirlik olan tamamen yok olma yüz göstermiyor, ne katıksız otorite, ne de katıksız mülkün hiç biri olmuyor. Bütün varlıklar, gerçek sahip olan alemlerin Rabbinin, Rahman’lığı ve Rahim’liği ile kudreti altında toplanmış bulunuyor. Bundan dolayı Rabbani memleketin vatandaşlığını taşıyanlar o gün mutluluk paylarını derecelerine göre bol bol alacaklar ve tabi olmayanlar da sonsuz nasipsizliğe katlanıp gideceklerdir. Çünkü o gün vatandaşlığı değiştirmeye artık imkan kalmayacak, başka memleket, başka hükümet bulunmayacaktır. Bugün kötülük yaparken, sonunda yokluğa güvenen, yok olmayı nimet sayanlar, o gün ondan da mahrum olacaklardır. Hak terazisinin gereği budur.
İşte ”
مَاِلكِ
” şeklinde okumak bu uyarma ve müjdelemeyi ferdi mülkiyet açısından;
مَلِكِ
olarak okumak da sosyal mülkiyet açısından anlatmak ve bildirmektir. Her iki uyarıyı bir okuma şeklinde toplamaya, Fatiha’da Allah’ın rahman olması müsaade etmemiş ve en büyük belağat bunların iki ayrı okuma şeklinde dağıtılmasında kendini göstermiştir.
İlmi Bir Özetleme: Fatiha’da ilk tam vakf (durak)ın içine aldığı bu üç ayet bir istenilen şey ile beş delilinden terkib edilmiş bir önermedir. Şöyle ki: Hamd Allah’a mahsustur. Çünkü Allah zatı ve sıfatı ile bunu hak etmiştir. Zatı ile hak etmiştir, çünkü Allah’tır, zatında hakkıyla kendisine ibadet olunandır. Sıfatı ile hak etmiştir, çünkü alemlerin Rabbidir ve çünkü Rahman’dır ve çünkü Rahim’dir ve çünkü din gününün sahibidir. Birinci delile göre
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ
“Allah’a hamd olsun” önermesi “dört sayısı, çifttir” önermesi gibi benzetmeleri beraberinde olan önermeler veyahut doğal denilen önermelerdendir. Diğerleri de enfüsi ve afaki (subjektif ve objektif) bakış açısıyla kainat düzeninden dolaylı olarak varılan bir sonuç gereğince başlangıç ve sonuç delillerinin özetidir ki, Kur’an’da uzun uzadıya anlatılacaktır.
Saygı göstermenin bütün şekillerini ve sebeplerini içine alan bu bildiri ve ispat şeklinden sonra da aynı önerme ve deliller bir dileğe ve bir teklifin gereğini yerine getirmeye dahi işarettirler. Sanki yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey insanlar! Ey akıl sahipleri siz sadece iyiliğe, kayıtsız, şartsız olgunluğa saygı gösterenlerden iseniz ben Allah’ım, her olgunluk benimdir ve eğer kudret (güç) ve iyilik etmeye saygı gösterenlerden iseniz ben alemlerin Rabbiyim ve eğer geleceğe tama’ ederek saygı gösterenlerden iseniz ben Rahman-ı Rahim’im ve eğer korku ve ürkme ile saygı gösterenlerden iseniz ben din gününün sahibiyim. Bundan dolayı saygının bütün sebeplerini zatında toplayan ve kendisine ibadet edilen tek ilahım”.
Bunu duyan akıl sahibi muhataplar da “Acaba Allah Teala’ya nasıl ve ne şekilde hamd edelim?” diye elbette kendi kendilerine soracaklardır. İşte buna cevap vermek üzere, sözün yönünü değiştirmek demek olan bir iltifat üslubu ile;
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
“Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı, inayeti (Ya Rab!)” buyurulmuş ki “böyle deyiniz” mealini anlattığı halde, anlatımdaki belağat bunu açıkça söylemeye ihtiyaç bırakmamıştır.
اِيَّاكَ
sana manasına bitişik olmayan zamirdir ve ondan sonraki
نَعْبُدُ
fiilinin düz nesnesidir. Nesnenin böyle fiilden önce gelmesi, sırf sana mahsus anlamı taşıdığından “başkasına değil, ancak sana” demek olur.
نَعْبُدُ
abed, ubudet, ubudiyet (kulluk) manalarını da toplayan ibadet masdarından yapılmış geniş zaman fiili birinci şahıs çoğul kipidir. O halde ibadet nedir?
Şeriat dilinde ibadet, niyete bağlı olarak yapılmasında sevap olan ve yüce Allah’a yaklaşmayı ifade eden özel itaattır. İtaat, niyete bağlı olsun olmasın ve kimin için yapıldığı bilinsin bilinmesin, yapılması hayırlı olan ameli yapmaktır. Allah’a yaklaşmak niyete bağlı olmasa bile yapılması hayırlı olan ameli, kime yapıldığını bilerek yani yaklaşmak istediği zatı tanıyarak yapmaktır. Bundan dolayı her ibadet, Allah’a bir yaklaşma ve her yaklaşma bir itaattır. Fakat her itaat yaklaşma sayılmaz ve her yaklaşma ibadet olmaz. Mesela Allah’ı tanımak için düşünmek bir itaattır. Fakat kendisine yaklaşmak istenilen yüce Allah düşünce durumunda henüz tanınmış olmadığından bu düşünce bir yaklaşma değildir. Ve niyete bağlı olmadığından ibadet de değildir. Kur’an okumak, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, sadaka vermek, vakıf yapmak, köle azat etmek ve benzeri şeyler niyete bağlı olmayan ameller hem yakınlık, hem itaattır, ibadet değildir. Fakat namaz, oruç, zekat, hac ve cihad gibi yapılmasında niyet şart olan ameller hem ibadet, hem yakınlık ve hem itaattırlar.
Demek ki, şer’i ibadet, insanın ruh ve bedence, dış görünüşü ve içyüzünde bütün varlığıyla yalnız Allah’a yapılan şuurlu bir itaat ve yakınlıktır. İlk önce; bunda niyet şarttır. Niyet ise yapılacak işin icra edilmesinde ancak Allah’a itaat ve yaklaşmayı kasdetmek demek olan yeni bir istektir. Azmetmek bir işi yapmadan önce, kasdetmek yapmakla beraber olduğu gibi niyet de niyet edilen şeyi bilmekle beraber onu yapmaya bitişik olur. Hem bilgi ve hem isteği kapsayan bu tam şuur, ruh ve kalbin bir işidir. İkincisi bununla beraber Allah katında itaat olan bir amel ortaya koymak gerekir ki ibadet olsun. Yoksa yalnız bir şeyi yapmayı istemek ve ruhta kalan düşünme, hatıra getirme gibi iç duygularla ilgili ameller, itaat ve yakınlık olsa da ibadet olamaz. Bunun içindir ki, ibadetlerin başı olan imanda, sadece kalb ile doğrulamak yetmez de bunun hiç olmazsa dil ile ikrar edilerek kalbden dışarı çıkarılması da gerekir. Aynı şekilde niyet edilmeden yalnız açıkça yapılan ameller de ne olursa olsun ibadet sayılmaz. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz değil, niyetsiz aç durmak oruç değil, niyetsiz Ka’be’ye, Arafat’a seyahat edip dolaşmak hac değil, niyetsiz düşmanla savaşmak, şehit veya gazi yapan cihad değildir v.s… O halde kötü niyetle, yani Allah’a itaat ve yakınlık maksadından başka bir maksatla yapılan ameller hiçbir şekilde ibadet olamaz. Görülüyor ki, dilimizdeki kullanılışlarına göre tapı, tapmak, tapınmak kelimeleri ibadetin değil, genel olarak itaatın manası olabilecektir. Hatta tapmak ve tapınmak kelimelerinde az çok ne yaptığını bilmemek gibi bir şuursuzluk manası anlarız da bunları puta tapmak, haça tapmak gibi yerlerde kullanırız. Bundan dolayı “sana ibadet ederiz” yerinde sadece Türkçe olsun diye “sana taparız” veya “tapınırız” demek dilimizin inceliğini kaybetmek olur. Kulluk etmek şuur (bilinç) açısından tapmak kelimesinden daha iyidir. Bu da ibadetten zayıf olan kulluğun manasıdır. Bununla beraber İslam’da bütün dini nasların genel incelenmesi sonucu yerleşmiş olan şer’i (dini) manadan önce kelimenin kökünden gelen lügat manası göz önünde bulundurulduğu zaman bunların arasında bir ortak mana vardır ki, ibadet denildiği zaman önce onu düşünmek ve Fatiha’da da bundan başlamak gerekir. Şu halde o nedir?
Bu mana <
ع ب د
> esas maddesinin en genel olan manası ne ise odur ki, bu da ”
عُبُودَة
= ubudet” veya “=
عَبَدْ
abed” masdarlarındandır. Abid (ibadet eden) ve mabud (kendisine ibadet edilen) vasıflarının içinde de yer almıştır. Yukarıda işaret ettiğimiz şekli ile ubudet, ubudiyet (kulluk) ve ibadet bir derece itaat manasını ifade ederler ki, en özel manası ibadet, en genel manası da ubudettir. Ubudet Arap dilinde kendini alçak tutma manasını içine alır. Kulluk alçalmayı açığa vurma, ibadet bunun daha kuvvetlisi olarak eğilip tevazu etmenin, alçak gönüllülüğün ve hürmetin en son derecesidir. Bunun için tefsir alimlerinin çoğu bunu (eğilip tevazu etmenin en son şekli) diye tefsir ederler. Bu da sebebini sormadan tam itaat manasına gelir. Ebu Hayyan tefsirinde İbn Sikkit’ten ibadetin her şeyden tecrid edilip Allah’a yönelme manasından alınmış olduğunu da nakletmiştir (Ebu Hayan, a.g.e. I, 23.). Kamusu şerheden mütercim Asım Efendi’nin açıklamasına göre de ibadet hırs ve öfke manalarına gelen (abed) maddesinden alınmıştır (Asım Efendi, Kamus, Terc. I, 1199.). İbadet Allah’ın razı olduğu şeyi yapmak, ubudiyet (kulluk) de Allah’ın yaptığına razı olmak diye de tefsir edilmiştir. Çünkü şeriat dilinde ubudiyetin ibadetten bazen pek aşağı ve bazen daha yüksek olarak kullanıldığı vardır. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ubudiyeti ibadetten daha özel bir manaya gelir.
Bu mananın psikoloji ilmi açısından açıklanması: İnsanın hayatı, tat ile acının güzergahı (geçidi) dır. İnsan ruhu; acıdan gocunur, taddan hoşlanır. Acı sebepleri karşısında öfkelenir veya kızar, insan faaliyetlerini düzenleyen işte şimdiki zamandan geleceğe bu korku ile ümidin ard arda karşılaşması ve çarpışmasıdır. Ümit silindiği zaman ümitsizlik kaplar, faaliyet söner. Korku silindiği zaman da azgınlık kaplar, sonuç düşünülemez, faydalı faaliyet yapılamaz, üretimin yerini tüketim alır. Ümidin içinde bir korku, korkunun içinde bir ümit yoksa vazife şuuru hareketsiz kalır, açları çalıştıran doymak ümidi, tokları çalıştıran açlık korkusudur.
İnsan hayatı iç ve dışın karşılıklı ilişki içinde olmasıdır. Nefes almadan tutunuz da en incelerine varıncaya kadar hayatın sebepleri ve lezzetlerinin bir çoğu insana dışından gelir, içinden gelenlerin çoğu da kendi isteğiyle yaptığı bir şey değildir. İster istemez herkes, hayatının ümit ve korkusunun sebebinin yalnız kendisi olmadığını az çok sezer. Bu da kendi kendisine bırakılan insanın bir hiç olduğunu anlatır. İnsanın bu acizliğini, bu duygusunu unuttuğu kendinden geçtiği zamanlar gerçi çoktur. Fakat ne olursa olsun hiçbir kişi kendi kendine bu aczin sahasından çıkamaz. Aklı olanlar da ümit ile korkunun bu çekicilik ve iticiliğinden ayrılamazlar.
Gerçekten geleceğe göre insan ruhunda ne ümidin sonu vardır, ne de korkunun. Yaratılışta ümit sebepleri sınırlı olmadığı gibi, korkunun sebepleri de öyledir. İnsan ruhu, zaman zaman belli ümitler ve belli korkular karşısında birbiri ardınca üzülürken bir taraftan da bütünüyle belli olmayan, uçsuz, bucaksız ümitlerin, korkuların mutlak etkisi altında bulunur. Burada bütün ümitlerle bütün korkuların karşı karşıya yer alarak bir noktada buluştuklarını görür ki bu da gerçeğin ta kendisidir. Ve o zaman kendisinde öyle bir ilgi uyanır ki, bu ilgi bir taraftan bütün sevgileri, diğer taraftan bütün korkuları içine alan bir korku ve ümit heyecanı ile ortaya çıkar. İşte insan ruhunun böyle bütünüyle etkilendiği kayıtsız bir korku ve ümit sebebine karşı duyduğu bu ilgi yaratılışta insan fıtratında var olan kendisine ibadet edilen ve ibadet düşüncesinin başlangıç noktasıdır ki, bütün vazife duygusu bunda toplanır. Ve her şahsın ahlaki cibilliyeti, geleceği, mutluluğu, mutsuzluğu bundaki ciddilik ile her bakımdan birbirine denktir. Ve insan bu duygusunu neye bağlarsa tapınılanı odur.
Bazen cahillik ve bazen terbiye ve alışkanlıktaki özellik dolayısı ile bazı vicdanlar yükselemez de belirli ve sınırlı bir ümidin baskısı altında veya bir korku tarafından yenilgiye uğramış olarak kalırlar. Ve ona belirli bir zaman içinde bütün varlığıyla öyle bağlanır ve öyle güçsüz olur ki, o lezzeti feda etmeye veya o acıya göğüs germeye kendisince imkan yok gibi düşünür. Artık o, bu ümidin sebebini öyle sevmiş veya o korkunun sebebinden öyle yılmıştır ki, bunlar ona bütün sevgilerin gayesi veya bütün korkuların sonu gibi görünür. Sanki birisi varlığın ta kendisini, diğeri yokluğun ta kendisini temsil eyler. Ve o zavallı vicdanın böyle sınırlı ve sonlu yaratılmış bir sebebe böyle bütünüyle bağlanıvermesi onun huzurunda öyle alçalmalara, öyle tapınmalara sürükler ki, bütün şuur o küçülmeye boğulur ve o andan ilerisini görebilecek akıldan iz kalmaz. İnsanlara gerçek mabudu ve gerçek kulluk ilgisini unutturarak, bütün belaları meydana çıkaran şirkin esas kaynağı budur. Allah’a şirk koşanların canlı, cansız, türlü türlü putları, yalan ve haksız mabutları hep bu duygu ile ortaya çıkmıştır ve insan hayatında hala böyle vicdanlar, zannedildiğinden daha çoktur. Hatta kendilerini, mabud ve ibadet düşüncesi ile hiç ilgili değillermiş gibi sananlar bile her an böyle mabud değiştirir dururlar. Ve bütün hayatlarını mutlak şüphe içinde geçirirler ve kendileri öldükten sonra geride kalacakları, bir an bile düşünmezler. Fakat şurası bir gerçek olup kesin olarak bilinmesi gerekir ki, bütün varlığını geçici şeylere bağlayan her gönül, zarara ve tehlikeye adaydır. Çünkü o geçici cazibe bir gün olup kopacaktır. Hangi geçici varlık vardır ki, sana senden önce yıkılıp gitmeyeceğini ve senin bütün emellerini sana bağışlayacağının sözünü ve güvencesini verebilir? Ayağının altındaki yer, başının üstündeki güneş bile sana bu güvenceyi veremez. O güvenceyi Hayy ve Kayyum (diri ve ayakta tutup yöneten) olan yaratıcı Allah Teala’dan başka verebilecek hiçbir şey yoktur. Ve gerçekten ibadet O’nun hakkıdır ve ancak O’na ibadet edenlerdir ki, diğer ümitlere, korkulara kendini tamamen kaptırmaz ve vazifesi yolunda şaşırmaz ve onlardan herkes faydalanır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Mümin taze ekin gibidir, rüzgar estikçe yatar, fakat yine doğrulur kalkar. Kafir ise çam ağacına benzer, rüzgar estikçe gürler, amma bir kerre yıkılırsa bir daha kalkamaz.”( Buhari, Tevhid, 31; Ahmed b. Hanbel, II, 523; Darimi, Rikak, 36.) Çünkü kafir ölümlüye, mü’min ise daima diri olan Allah’a bağlıdır.
Hz. Peygamber (s.a.v.)’in vefatı üzerine bütün Ashab-ı Kiram pek çok üzülmüş ve adeta şaşırmış idiler. Hz. Ömerü’l-Faruk bile; “Peygamber vefat etmedi ve etmez, her kim öyle derse vururum.”( Buhari, Cenaiz, 3; Meğazi, 83; İbn Mace, Cenaiz, 65; Ahmed b. Hanbel, VI, 220.) demeye kadar varmıştı. Fakat Sıddik-ı Azam Hz. Ebu Bekir Efendimiz derhal
وَمَا مُحَمَّدٌ اِلاَّ رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ اَفَإِنْ مَاتَ اَوْ قُتِلَ اِنْقَلَبْتُمْ عَلٰىۤ اَعْقَابِكُمْ
“Muhammed, sadece bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse siz gerisin geri küfre mi döneceksiniz? (Kim geri dönerse, Allah’a hiçbir ziyan veremez. Allah, şükredenleri mükafatlandıracaktır)”. (Al-i İmran, 3/144) ayetini okuyup; “Ey müminler! Eğer Muhammed’e ibadet ediyorsanız işte o vefat etti ve eğer onu gönderen yüce Allah’a ibadet ediyorsanız O ölmez diridir.” mealindeki nutkunu söyleyince Ashab-ı Kiram kendilerine gelmişlerdi. Bu gerçek her zaman, gerçeğin ta kendisi ve bu kanun, her vakit geçerli olan bir kanundur.
Gönüller ölümlü şeylere bağlandığı zaman, çok vakit ümidin başlangıç noktası ile, korkunun başlangıç noktasını başka başka görür ve o zaman bakarsınız bir tarafta güzel sevgi mabudları, bir tarafta da kahraman korku mabudları dizilmiştir. İkisinin arasında kalan zavallı kalb ikisine de kendini sevdirip korkusunu gidermek, ümidine ermek için ne heyecanlarla kıvranır, akıl almaz saçmalıklar ve küçülmeler ve saygı göstermeler meydana koyarak çırpınır, tapınır ve onun düşüncesine göre bu bir ibadet olur. Fakat ne fayda ki, ona göre ümidi veren başka, korkuyu veren başkadır ve bunları birleştiren, her şeye hükmeden bir başlangıç noktası yok. Böyle olunca da bütün çalışmaları boşa gider ve saçma olur. Ve o gönül, birbirine zıt olan bu iki kuvvetin sürekli kavgasından doğan bunalımın bir savaş meydanıdır. Artık bir sükunet ve gönül rahatlığını duymak ihtimali yoktur.
Ümit ve korku bir başlangıç noktasından gelen ve yine onda birleşen olumlu ve olumsuz birer etki şekli olarak duyulmalıdır ki, birinin yerine diğerini yerleştirmek imkanı doğsun da kalb bir sükunet duyabilsin ve hayatında onunla yürüsün. Susuzluğumdaki içimin yanması ve suyu içtiğim zamanki sevinç eğer su kaynağının biri olumlu, biri olumsuz olan etkilerinden meydana gelmiş ise her susadığım zaman suya koşmanın bir anlamı vardır. Fakat bunların biri suyun, diğeri ateşin etkileri ise ve su ile ateş arasında hükmeden bir ortak kaynak da yoksa ateşten suya, sudan ateşe koşmak sonsuz yorgunluktan başka hiçbir sonuç vermez. Bundan dolayı ümit ile korkunun bir kaynakta birleştirilmesi bu itibarla da gereklidir ve bir tek Rabb, ayrı ayrı rabblerden hayırlıdır. Halbuki yukarıda açıkladığımız şekilde yok olan şeylerde bu birlik er geç ayrılmaya mahkumdur. Ve gerçekten bir olan Allah; benimle hissimi, hissimle dışımda kalan şeyleri birbirine bağlayan ve düzene koyan Allah Teala’dır ve ben O’na ibadet, O’nun kanununa itaat etmeliyim.
Kısacası beşerin fıtratında ibadet, ruhu büyüleyen en yüksek sevgi ile en yüksek korkunun biraraya gelmesinden ve tokuşmasından çıkan korku ve ümit şimşeği içinde sevgi neşesi ile ümid zevkinin galip gelmesini görmek için tam acizlikten mutlak kuvvete yükselme maksadı ile boyun eğilerek yapılan bir iştir ki, hem dışta, hem içte en son bir küçülme ile, en son bir saygı göstermeyi içine alır ve gerçeklik oranında kalbe gönül rahatlığı ve sükunet bırakır. İbadet ederken dünyadan ve bütün benliğinden tecrid edilerek Allah’ına öyle tam bir edeb ve gönül alçaklığı ve öyle tam bir hürmet ile itaatı arzeder ve boyun eğer ki, tam saygıya aykırı bildiği en küçük bir hareketten bile sakınır. Bunun için kibir ve riya ile birleşmez, açık ve gizliye bölünmeyi kabul etmez. Hakkıyla ibadet, mutlak güçsüzlük ile tam kuvvetli olmanın, tam aşağılık ile tam yüceliğin, korkular içinde titreyen ümit ile istekleri gerçekleştiren Allah’ın karşılaşma cilvesi (görüntüsü)dir. Beceriksizliğini hissetmeyen kibirliler, hiçbir korku yokmuş gibi görünen gaflet içindeki iyimserler, hiçbir ümit beslemeyen ümitsiz kötümserler bu şereften mahrumdurlar.
Bu gerçekleri özetlemek için müfessirlerin en büyükleri “
اِيَّاكَ نَعْبُدُ
nün mealini şöyle anlatırlar: Ey Rab! Biz başkasına değil, yalnız senin rububiyetini ikrar ve itiraf ederek ancak sana boyun eğeriz ve yalnız sana zilletimizi arz ederiz ve ancak sana itaat etmekle iç huzuru ve rahatlığı, gönül rahatlığı buluruz. Çünkü bütün korku ve ümidimizin ilk ve son dönülecek yeri yalnız sensin, sen korku vermezsen korku yok, sen ümit vermezsen ümit yok; tat duyurmadın mı herşey acı, acı duyurmadın mı her şey tatlı, ruh senin mülkün, madde senin mülkün, bütün beden senin mülkün; bize verdiğin duygular, meyiller hayale dalmalar, akıl erdirmeler ve iradeler ile vicdan duygusu da senin lütfun, senin merhametindir. Bu “vicdan duygusu” ise bütün gönül rahatlığını, sana hamd ve şükretmek ile dostluğu ortaya koymak için ancak senin emrine vermekte buluyor. Bütün akıllar, bütün kainat da buna şahittir.
Burada nefsin gururu şöyle bir soru sorar: Ruh ve vicdan alçalma değil yükselme ister, ibadet ise alçalma anlamını kapsadığına göre yükselecek olan ve hele yükseldiğini hissetmiş bulunan kimseler için alçalma olmaz mı? Artık o yüksek kafalar alınlarını yere nasıl koyabilirler? Böyle bir soru, içindeki cevabı görmemekten kaynaklanan bir kibri açığa vurmaktır.
Yükselmek istemek, yükselmek ihtiyacını kabul etmektir. Bu da bir taraftan kendi acizliğini, diğer taraftan yüceliğini beğenme ile mümkün olur ki, ibadet bu mananın en yükseğini anlamaktır.
İkinci olarak yükseldim demek, yükselmediğini ilan etmektir. Böyle bir iddia hem yüceliği ve ilerlemeyi sınırlı görmek, hem de düşme ihtimalinin imkansız olduğunu zannetmek gibi büyük bir kabahat sayılır. Halbuki yücelme mertebeleri sonsuzdur, düşme tehlikesi ise her zaman vardır. İbadet de kibir ve gurur hastalığının yegane (biricik) ilacıdır.
Üçüncü olarak; Allah Teala’ya ibadet etmedeki alçalma ve hürmet, insan vicdanı için mümkün olan her türlü yükselmenin üstünde bir yücelik temin eden (Allah’a) bağlanmanın bir delilidir ki, bayağı gönüller o kadar yüksekliği kendilerine layık bile göremezler de imkansız sanırlar.
“Kainatta ben Allah’tan başkasına hürriyetimi veremem ve ancak O’na ve O’nun emrine boyun eğerim, itaat etmeyi sever, isyandan nefret ederim, iyiliğe koşar, kötülükten sakınırım, iyiliğin başını da hakta bilirim. Allah’ın emrine uymayan, Allah Teala hesabına yapılmayan hiçbir şeye ölürüm de baş eğmem. Çünkü ben yoktum O beni var etti ve terbiye edip bana hürriyet verdi. Bu can, bu vicdan ve bu hürriyet bende O’nun bir emanetidir. Bunu yapan isterse sonsuz defalar daha yapabilir. Bundan dolayı O’nun yolunda her şeyi feda ederim. Dilediği zaman alacağı canımı da feda ederim. İstediği zaman yıkıp, istediği zaman yapabileceği dünyaları da feda ederim. Bu uğurda acılara katlanır, iyilik ve haksızlıklara göğüs gererim. Katlanamaz, geremezsem ölürüm. O’nun emri; zaten öleceğim. Ölürsem de böyle bir imanla, böyle bir dostlukla ölürüm. Başlangıcım toprak, sonum toprak olur. Allah’tan gelir, Allah’a giderim. İşte ben Allah’ın böyle bir kuluyum. Kendime kalırsam bir hiçim, O’na bağlanmakla herşeyim…” diyebilmek ve buna içten bağlı olmak ne kadar büyüktür. Ve insan için bundan daha büyük bir kuvvet, bir yücelik nasıl düşünülebilir? Bununla beraber bu konuda Fatiha, “ben değil, biz deyiniz” diyor.
Gerçekten “
اِيَّاكَ نَعْبُدُ
“Biz ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti.” diyerek Livaü’l-hamd (peygamber sancağı) altında toplanan ve yirmi otuz sene içinde Allah’ın yüceliğini bütün kainata yayan ve ispatlayan ilk müslümanlar bütün bu duygu içinde idiler. Bu duyguyu kaybedenler de dünyaya boyun eğdiler. Şüphesiz ki, bu antlaşma ağır bir yüktür. Fakat Hakk’ın yüceliği karşısında hak edilecek yücelik de hafiflikle elde edilecek ve erilecek bir hedef değildir. Ve kulun kendi güçsüzlüğü, böyle bir sözleşmeye kendi kuvveti ile girişmesine engeldir. Bunun için
اِيّاَكَ نَعْبُدُ
“Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti.” derken, aynı şekilde
اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
“Ancak senden dileriz yardımı, inayeti”. diye yardım isteğinde bulunmak gereklidir.
نَسْتَع۪ينُ
“istiane ederiz” demektir. İstiane, avn talep etmek başka bir ifade ile maunet istemek daha Türkçesi yardım dilemektir. İstekli veya isteksiz onu vermeye de iane (yardım) denir. Muavenet ve teavün de karşılıklı yardım demektir. Bundan dolayı istiane (yardım dileme) ile bunları birbirinden ayırmalıyız. Çünkü burada “hasr” denilen tahsis, yardım dileme hakkındadır. Bu yardım dilemenin ne gibi konularda olduğu zikrolunmamıştır. Böyle olan yerlerde de üç mana ihtimali vardır:
1- Bağlı olduğu şeyi göz önünde bulundurmaksızın bizzat yardım dileme işini kasdetmektir ki genel olsun, özel olsun yardım dilemek denilen işi “biz ancak sana yaparız” demek olur.
2- Bağlı olduğu genel bir hususu takdir ederek her konuda, her işte yardım dilemeyi kasdetmek. Bu iki mana mealde birleşir. Fakat önceki mana daha beliğ, bu mana ise açık olur.
3- Özel bir karineye dayanarak yardım dilemenin bağlı olduğu özel şeyi varsayarak falan konuda yardım dilemeyi kasdetmektir. Burada ise ibadet karinesiyle bu üçüncü ihtimal akla gelebilirse de sözün kısaltma ve tahsis suretiyle tevhide yönelik olması ve hepsi Allah’a has olan hamdin açıklanması yönünde söylenmiş bulunması buna engeldir. Ve her halde İbn Abbas (r.a.) hazretlerinden de rivayet edildiği üzere genel yardım dilemeyi gerektirir ki, bu da birinci veya ikinci şekillerden birisi ile olur. O halde müfessirlerin açıkladığı gibi mananın özeti: Ey Rab! Biz gerek sana ibadet ve itaatımızda ve gerek diğer işlerimizin hepsinde ancak senden yardım dileriz, senden başka kimseden yardım dilemeyiz, seni tanımayan kafirler başkasından yardım dilerler. Biz ise ibadetimizde katıksız ve içtenlikle bütün işlerimizde ancak senden yardım dileriz demektir.
Beydavi’nin belirttiğine göre yardım iki çeşittir: Birisine gerekli yardım, diğerine gerekli olmayan yardım denilir. Gerekli olan yardım, onsuz fiilin meydana gelmesi mümkün olmayandır. İşi yapan kimsenin gücü, düşüncesi ve işin yapılacağı aletin ve maddenin bulunması gibi ki, bunlar toplandığı zaman insan güç ve kuvvet sahibi olur da kendisine gerçekten teklif yapmak sağlıklı olur. Gerekli olmayan yardım da işin meydana gelmesini kolaylaştıran şeylerdir (el-Beydavi, Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Te’vil, I, 9.). Bu taksim şekli usul ilminde kudret-i mümekkine ve kudret-i müyessire adı altında yapılır.
Önce bu ayet bize gösteriyor ki, bütün yardımlar Allah’ındır fakat istek bizimdir. Ve buna çalışıp kazanma veya cüz’i irade de denilir ki, asıl kuvvet ve güç yetirmek bu istek ile yardımın birleştiği zamandır. Bu da işin meydana gelmesi ile beraber olur. Bundan dolayı felsefenin rahatsız edici teorilerine boğulmaksızın
اِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
‘den şunu anlıyoruz ki, bize bir istek yetkisi verilmiştir. Bu şekilde bizden birisi isteğimizle, diğeri isteğimiz dışında iki iş meydana gelir ve her ikisi de bizden meydana geldiği ve bizimle ayakta bulunduğu için (özetle onun yeri biz olduğumuz için) bizim işimiz sayılır ve bize isnad edilir. Mesela nefes alan biz, uyuyan, ölen biz olduğumuz gibi yiyen, içen, oturup kalkan, şunu bunu kımıldatan veya yatıştıran da biz oluruz. Ve bunlardan isteğimizle olanların yakın sebebi biziz. Fakat bütün sebebi ve tam sebebi biz değiliz. Çünkü biz bunda gerekli yardıma muhtacız. Mesela benim elim ile iradem arasındaki gerçek ilişki kurulmamış olsaydı, istediğim zaman elimi oynatamayacaktım. Nitekim bazı organlarımı öyle oynatamıyorum. O halde yaratıcı biz değiliz; yaratma olayı yalnızca en yakın sebebe bağlı değil, bütün sebeplerin biraraya gelmesine ve toplamına bağlıdır. Demek ki, isteğimizle yaptığımız işler, bir isteyen ve yapan kimse ile bir yaratıcı fail arasındaki bağlılığın toplamını ifade eder. Bütün cisimlerin yalnız kendine ait özelliği hareketsizlik olduğu gibi ruhun özelliği de bir faaliyet ve hareket isteğidir. Yaratıcıya ait faaliyet ise yaratıcı yüce Allah’ındır, Araba ilerliyor, makina işliyor deriz. Bunlar zorla ve mecburi olarak yapılan işler olduğu halde işin yeri onlar oldukları için ilerlemeyi ve işlemeyi onlara isnad ederiz. Bizim nefes almamız, kan dolaşımımız gibi hareketlerimiz de böyledir. Kurulmuş bir makina, işlemek için başlangıçta bir çalıştırmaya muhtaçtır. Bunu ise cansız makina kendisi yapamaz veya isteyemez. Canlı bir makinist veya şoför yapar ve ancak canındaki bir istekle yapar, canı ister ki, eli makinanın anahtarını tutsun da hareket etsin. Makinistin canı bu isteği bu iradeyi yaptığı anda bir de bakarsın hareket yok iken yaratılmış olur ve makina da işlemeye başlamıştır. Bu şekilde işleyen, o hareketin yeri olan o makinadır. İşleten o hareketi isteyen makinisttir. Yaratan o hareketi baştan sona kadar yoktan var eden Allah Teala’dır. Her işimizde bu üç derece apaçık görünen bir gerçektir. Artık ne cebriye veya maddeciler gibi insanı ruhsuz bir makina farzettirmeğe çalışmalı, ne de onu ruh ve maddenin yaratıcısı olan Allah Teala gibi farzettirmeye (saymaya) uğraşmalıdır.
Gerçi yüce Allah’ın tecellilerini görmek için her türlü incelemelere, düşünmelere girişmek iyi bir şey olduğunda şüphe yok ise de bu arada girdiği yolu kaybedecek ve zahirin gerçeğini inkar edecek bir şekilde dalıp gitmek sonu gelmeyen bir sapıklık olur. “Varlığı istemek” manası ile “varlığın kendisi” manasını birbirinden ayıramamak tuhaf bir düşünce olur. Acaba istemek de bir iş değil midir? Ve bu da bir isteğe muhtaç olmaz mı? Bundan ya teselsül veya cebr veya halk gerekmez mi? gibi soruları kesip atan mantığa uygun cevaplar yok değildir. Teselsül gerekmez, çünkü bir şeyi istemeyi istemek de istemenin bizzat içindedir. Cebr gerekmez, çünkü fiil araba sürükler gibi yapılmış değildir. Yaratmak da gerekmez, çünkü istek aslında var olan bir şey değildir. Varlıklar arasında bir bağdan bir ilişkiden ibarettir. Varlık ilişkisi ise varlığın kendisi değildir ki, ilişkiyi kurmak varlığı yaratmak olsun. Başka bir ifade ile tereddüt iki düşünce arasında bir zihin hareketidir. Bu harekette zihin mekik gibi iki tarafa gidip gelirken bunda karar bulunca öbürüne bir daha gitmemek gibi ilişki kurmamaktan başka birşey yapmış değildir ki, buna varlığın yaratılışı denilsin. Bundan dolayı külli irade denilen irade gücü mahluk sayılmıştır. Fakat insanın elinde olan irade, istek ve seçme ile kesb dediğimiz karar, yaratılmış değildir ve bizim bir ilişkimizdir. Bunlarla istek ve iradenin varlık sınırını ve özündeki sırrı tamamen kavrayamazsak, o da Allah Teala’nın gerçek mahiyetini anlayamadığımızdan ve anlayamayacağımızdandır. Bundan dolayı, önceki apaçık gerçek görünüp dururken metafizik denilen bu vadide saplanıp kalmak tehlikeli bir yoldur ve işte bu dalgınlıklara meydan bırakmamak için Fatiha’da “
نَسْتَع۪ينُ
“Senden isteriz yardımı inayeti” cümlesinin içinde istek yetkisi bizim, yardım ve kuvvetin Allah Teala’nın olduğu pek güzel anlatılmıştır.
Artık müslümanlığı ne cebriyelik (determinizm) ile, ne de onun zıddı olan ve insan kendi yaptıklarının yaratıcısıdır diyen kaderiyelik ile yani kaderin olmadığını öne süren bir görüşle itham etmeye kimsenin hakkı yoktur. Yalnız irade-i cüziyemiz ve tercih hakkımız var denildiği zaman, bazıları bunu yanlış anlıyorlar da bizim cüzi irademizin her zaman iş görmekte yeterli olduğunu zannediyorlar ve isteklerinde başarılı olmadıkları zaman her konuda cebriyeliğe (determinizme) meyl ediyorlar. Böyle düşünmek bir taraftan “istek”i yaratmak zannetmek, diğer taraftan bizim isteğimize ve isteğimizde isabet etmemize Allah Teala’nın sonsuza kadar müdahale etmeyeceği iddiasında bulunmaktır. Halbuki böyle bir düşünceye yer yoktur. O’nun muvaffak kılması ile bizim isteğimize paralel sonuçlar yaratılıyorsa bu arada o paralelliği kaldırarak lehimize veya aleyhimize bizzat tasarrufu icra etmeye ve şer’i ifadesi ile yardım etmeye ve yardımcısız bırakmaya da gücü yettiğinde şüphe edilemez. Allah, yolunda gidenlere, zamanı gelir tevekkül ve dayanmalarını artıracak şekilde fazlaca iyilik eder ve nimet verir. Yolunda gitmeyenleri de bunun tersine zarar ve sefalete uğratmış olur. Dünyada da mükafat ve ceza veya iradesini, hatırlatma ve uyarma manasını ifade eden bu noktalarla ilgili birçok ayetler göreceğiz. Bunlardan bazıları şunlardır:
وَاُفَوِّ۪ضُ اَمْر۪ىۤ اِلَي اللّٰهِ
“Ben işimi Allah’a bırakıyorum” (Ğafir, 40/44) İşi Allah’a bırakmak bu nükteye aittir.
اِذَا اَرَادَ اللّٰهُ اِنْفَاذَ قَضَائِه۪ وَقَدَرِه۪ سَلَبَ ذَوِى الْعُقُولِ عُقُولَهُمْ
“Allah Teala kaza ve kaderini infaz etmek isterse akıl sahiplerinin akıllarını alıverir.” (Kenzü’l-Ummal, No: 509; Deylemi, Müsned, I; 250; Feyzü’l-Kadir, I, 267-268.) hadis-i şerifi de bunu açıklıyor. Bunlarda cebir meselesi değil, güzeli istemekle ve kötüyü istemekle ilgili ince irfanlar bulunur.
عَسٰۤي اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئاً وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ وَعَسٰۤي اَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ
“Bazan hoşunuza gitmeyen birşey, hakkınızda iyi olabilir ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Bakara, 2/216) ayet-i celilesi de bu nüktede diğer bir mana ifade eyler ve artık burada bu kadar hatırlatma yeterlidir.
Görülüyor ki
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
iki haber kipi cümlesinden oluşan bir ayettir. Bununla beraber örfe göre dilek kipinde kullanılan yemin, anlaşma ve sözleşme kipleri cinsinden olup zaruret yolu ile dilek manasını da ifade ederler ve bu şekilde bir kabul ve bir taahhüt meydana getirirler ki, bu kabulün gereği olan teklifi önceki işaretiyle içine almış oluyordu. Burada Allah ile kullar arasında bir anlaşma şeklinde gayet derin ve gayet kapsamlı bir bey’at akdi, hukuki bir sözleşme, ifade edilmiş ve yazılmış oluyor ki en derin, en büyük bir yaratılış kanununun yani pratik ve sosyal bir sırrın, güzel söylemenin özlü bir açıklamasıdır. Biz bu ayetteki belağat ve hikmetin zevkine doyulmak ihtimalini göremiyoruz. Nerede bir hayat görürseniz orada mutlaka bu kanunun bir hükmünü görürsünüz. Şu kadar var ki, kafirler bunun ardından şuursuz olarak gövdeleriyle sürüklenir. Müminler de bunu gövdelerinden başka akıl ve duygularıyla da yaşarlar.
Ne güzeldir ki, Fatiha’nın tam ortasında konuşma hakkı bizim sosyal vicdanımızla kulluk dilimize verilmiş ve sözleşme bizim kulluk dilimizden ve sosyal vicdanımızdan dile getirilmiştir. Bunda kulluk duygusunun Allah’ın sözünün belirleme yeri olduğuna büyük bir uyarma vardır ki,
وَمَا كَانَ لِبَشَرٍ اَنْ يُكَلِّمَهُ اللّٰهُ اِلاَّ وَحْيًا اَوْ مِنْ وَرَآءِ حِجَابٍ
“Allah bir insanla (karşılıklı) konuşmaz. Ancak vahiyle yahut perde arkasından konuşur.” (Şura, 42/51)
، عَلَي قَلْبِكَ نَزَلَ بِهِ الرُّحُ اْلاَم۪ينُ
“Onu er-Ruhu’l-Emin (Cebrail) indirdi. Senin kalbine…” (Şuara, 26/193-194) ayetlerinin manalarıyla ilgilidir. Bu bize şöyle bir uyarma da yapmış oluyor: “Size görünmeyen gibi gelen Allah’ın sözü olmasa idi sizin konuşma hakkınız olamazdı. Siz konuşuyorsanız şüphe etmeyiniz ki söylemek, maksadı tebliğ etmek kuvvet ve niteliğini yaratıcınızdan ve onun yardımından alıyorsunuz. Anlayınız ki, sizin kendi varlığınız gibi, konuşmanızın da başlangıcı yüce Allah’tadır. Siz mana ve maksadınızı başkalarına tebliğ ederken ve anlatırken Allah Teala’yı bu kuvvetten yoksun zannetmeyiniz. Bundan dolayı yüce Allah’ın indirdiği Kur’an’ı bütün sosyal vicdanınızla dinleyip anlamaya ve tatbik etmeye çalışınız.”
Burada bize Allah’ın zatı ve sıfatından sonra Allah’ın ahlakından büyük bir örnek de telkin ediliyor. Allah ile kullar arasında karşılıklı şartlara dayanan bir antlaşma şeklinde yazılı sözleşme akdi ile ne büyük bir Rahmani ahlak olduğunu iyi düşünmek gerekir. Bizi yoktan var edip biraz terbiye ettikten sonra yine sırf rahmeti ile bize dünyada geçici olarak ihsan ettiği bağışlarını bizim gerçek mülkümüz imiş gibi ebedileştirmek ve ebediyen nemalandırmak için yüzyüze gelmesinde adeta denk bir rütbe ve bir onur veriyor. Rab olmasından dolayı kendi haklarını bize vazife olarak yalnız emir ve teklif ediverecek yerde aslında hiçbir hukuku olmayan bizlere de mülkiyet ve haklar tanıyarak ikisini mübadele ediyor ve bizim haklarımızı da kendi rahmetinin sorumluluğuna alıyor. İbadet ve kulluk onun hakları ve bizim vazifelerimiz. Buna karşılık, dünyada talep ve yardım, ahirette mükafat ve cezalandırma bizim haklarımız, onun yalnız kendi gerekli görmesi ile rahmet ve hikmetinin vecibeleri oluyor. Ve hatta kul haklarına Allah hakkından daha fazla dikkat ediliyor ve önem veriliyor. Rahmet, kulluktan öncedir, fakat kulluk da yardım dilemekten öncedir. Demek ki, vazife istemek hakdan öncedir. Ve halbuki Hakk’ın rahmeti ve hakkın oluşması daha öncedir. Ve bu şekilde vazife ve hak arasında tam bir ilişki (connoter) vardır. Şüphe yok ki, böyle bir muamele Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in:
تَخَلَّقُو بِاَخْلاَقِ اللّٰهِ
“Allahın ahlakı ile ahlaklanınız.” (Fahru’r-Razi, a.g.e., VII, 73.) hadis-i şerifinde işaret ettiği Allah’ın ahlakının en şayan-ı hayret tecellilerinden biridir. İkincisi bu ayette, topluma ve sosyolojiye de büyük bir önem verilmiştir. Çünkü akit (sözleşme) “ibadet ederim, yardım dilerim” gibi birinci şahıs kipi ile yapılmıyor da
نَعْبُدُ ، نَسْتَع۪ينُ
“ibadet ederiz, yardım dileriz.” diye çoğul yani birinci şahıs çoğul kipi ile yapılıyor.
Müfessirler burada, cemaatla ibadetin faziletine işaret vardır diyorlar, şüphesiz öyledir. Fakat cemaat faziletini iyice düşünmeliyiz. Cemaatle ibadet etmek için cemaatin oluşmuş bulunması lazımdır.
Halbuki cemaat kuru bir kalabalık demek değil, aynı duygularla birlik halinde hareket edebilen düzenli bir kurul demektir. Bundan dolayı cemaatin oluşması bir ruha ve sosyal bir antlaşmaya bağlıdır. Sosyal antlaşma ise henüz içinde bulunduğumuz akit ve sözleşme ile oluşacaktır. İslam cemaatinin oluşması da Fatiha’nın inmesinden sonradır. Bundan dolayı arada tuhaf bir zaman kusuru var zannedilir. Fakat gerçek öyle değildir. Sosyal ruh, önce tek kişilerde yerleşir, kişinin vicdanına ne vakit kardeşlik duygusu girer ve onu kibirden, darlıktan, bencillikten çıkararak genişletirse o vicdanın genişliği oranında bir cemaate aday olur. Bu genişlik, bir arkadaşlıktan bir aileden tutunuz da dünyaya egemen olan devletlere kadar gider. Vicdan darlığı, cehalet ve kibir ile beraberdir. Gönül ferahlığı da denilen vicdan genişliği ise korku ve ümitte, kıvanç ve kederde yükselmiş bir anlayış ve irfana ve bundan dolayı alçak gönüllülük gösterme ve merhamet, sabır ve tahammül gibi güzel huylarla beraberdir. Kibirli, dar bir vicdan yalnız kendini sever ve yalnız kendisi için korkar. Ümidi kendisine, korkusu yine kendisine aittir. Ona göre fayda onun faydası, zarar onun zararıdır.
Bir vicdanda bu sevgi ve korku yükselip de bir diğerini dahi kendisi gibi, en azından kendisine eşit bir değerle görmeye ve onun faydasından kendisininmiş gibi memnuniyet, zararından kendisininmiş gibi üzüntü duymaya başlarsa o vicdanda sosyal ruh oluşmaya başlamış olur. İnsan kelimesinin bir aslı olan üns (alışkanlık) ve müvaneset denilen karşılıklı samimiyetin başlangıcı budur. Böyle bir duygu ise iki denk kuvvet arasında bir ortak toplayıcı hissini duymaktır ve işte bu toplayıcı duygu kardeşlik hissinin başlangıç noktasıdır. Bu his fiilen yaşandıkça o topluluk kuvvet bulur; bu his, bu topluluk ne kadar genişlerse ve ne kadar kuvvet bulursa, kibir o oranda azalır ve sosyalleşme ve medeniyet de o oranda genişler ve kuvvetlenir. Bu sosyal ruhun kurulabilmesi öncelikle fıtri bir Allah vergisi ve ikinci derecede çevrenin bir yansımasıdır. Ve her iki görüş açısı ile yaratılıştan var olan terbiye ile sonradan elde edilen terbiyeden etkilenir. İşte vicdanında böyle bir sosyal ruh yerleşmiş olan kişi, vicdanının genişliği ve kuvveti oranında bir sosyal toplumun oluşmasında başlangıç noktası olur. Bu vicdanın duyduğu o topluluk, taşıdığı sevgi ve korkunun temeli ne ise kardeşlik duygusunun derecesi o kadardır ve aday olduğu toplumun sınırı da odur. Bu şekilde çeşitli milletleri ayıran, çeşitli ve birçok toplumlar ve onlara uygun olan ruhlar oluşur ve bir toplumda insanlar ne kadar bencilleşirse sosyal ruh da o kadar daralır ve genel olan toplumu parçalar, cemaatini ve kardeşlerini de o oranda azaltır. Fakat bunda ne sevgi, ne de korku; ne fayda ne de zarar bütün sınırları ile temin edilmiş olmaz. Ve bunun tam aksine, bir toplum ne kadar geniş ve kapsamlı ise sosyal ruhu o kadar genişler ve dar çerçeveli küçük toplumları o oranda kendine katarak yükseltir. Böylece sosyal açıdan sevgi ve korku; fayda ve zarar da son sınırına dayanmış olur. Bunun için toplumu büyülten veya küçülten en önemli sebebin, sosyal ruhundaki genişlik derecesinde ve vicdan kuvvetinde aranması gerekir. Toplumda genişleme var da, vicdanda kuvvet yoksa, o toplum idare edilemez. Dağılmaya, parçalanmaya ve küçülmeye mahkum olur. Vicdanda kuvvet var, fakat toplumda genişleme yoksa o toplum büyüyemez. Sonunda büyük bir toplum tarafından yutulur.
Acaba insan ruhunda sevgi ve korkunun bütün sınırlarını kuşatan en kapsamlı ve en kuvvetli sosyal etki ne olabilir? Zıddı, benzeri, ortağı bulunur farzedilebilen hiçbir şey böylesine kapsamlı bir kuvvete sahip olamaz. Ortağı ve benzeri bulunmayan da ancak yüce Allah’tır. Çünkü mukabili lizatihi batıl, geçersiz ve imkansız olan ancak O’dur. Ve bunun için bütün şükür ve hamdler O’na aittir. Bunu duyan ve kuvvetle yaşayan vicdanlar, evrensel bir toplumun üyesi olmaya aday bir sosyal ruha sahiptirler. Ve ancak bu toplum ile kardeşlik duygusu en son haddini bulur ve daha yukarısı düşünülemeyecek bir sosyal kurul oluşabilir ve onunla yüce Allah’ın rızasına erişilir.
İşte Fatiha’da yüce Allah kendisini önce akıllı kişilere duyurarak vicdanlarında bu sosyal ruhu terbiye ve kuvvetlendirmek için her birinden
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
diye söz ve misak alırken her şahsın ikrarını; bütün insanlığı ve bütün alemleri kapsayan büyük bir sosyal kurulu temsil eden bir kardeşlik duygusu ve bir sosyal vicdan ile alıyor da “na’büdü ve nesta’in = ibadet ediyoruz ve yardım diliyoruz” dedirtiyor. Çünkü birinci çoğul şahıs, ikinci ve üçüncü şahıs çoğullarına benzemez. Bunda gerçekten söz söyleyen yine bir tek kişidir. Fakat o tek kişi kardeşlerini temsil ederek yalnız kendinden söyler de “biz” der ve ne vakit bir insan topluluğu, insan topluluğu olarak söz söylemek isterse içlerinden biz diye söyleyebilecek birinin başkanlığı altında toplanırlar da hepsi ona söyletirler, yoksa onların hepsinin birden ben, ben, ben diye bağırması bir topluluğun konuşması sayılmaz da ayrı ayrı şahısların konuşması sayılır.
Bundan dolayı birinci çoğul şahıs, gerçekte birinci şahısın başkalarıyla beraber olması demektir. Ve bu şekilde
اِيَّاكَ نَعْبُدُ
diyen, bir kişi olacak ve bununla beraber bunu söylerken vicdanında hissettiği kardeşlerini de temsil etmiş bulunacaktır. Bu kardeşlik insanı koruyan ve amellerini yazan hafaza meleklerinden başlıyıp hazır olan veya olacağı düşünülebilen insan topluluklarına kadar gider.
Her kişi, Fatiha ile bu anlaşmayı yapar ve sağlamlaştırırken, bir insan topluluğunun imamı derecesindedir. Ve bu mana dolayısı ile Hanefi mezhebinde imamın arkasında namaz kılan cemaat ne Fatiha, ne başka hiçbir şeyi okumaz da hepsinin hesabına yalnızca imam okur. Çünkü Kur’an okumak Allah Teala ile konuşmak anlamındadır. Yalnız başına namaz kılan kişi ise henüz gerçekte oluşmamış, fakat düşünce halindeki bir cemaatin imamı yerinde olduğundan mutlaka Fatiha ve sureleri okur. Ve bu gibi kişiler çoğalıp tanıştıkça gerçekten cemaat de kendiliğinden ve kolayca oluşur, hemen içlerinden birini imam tanıyarak ona uyarlar ve sosyal güçleri de imamları ile orantılı olur.
كَمَا تَكُونُوا يُوَلّٰي عَلَيْكُمْ
“Siz nasıl iseniz başınıza öylesi gelir.” (Feyzü’l-Kadir, V, 47; Kenzü’l-Ummal, No: 14972; Keşfü’l-Hafa, II, 166.) İslam dininin namaz hükümleri etraflı olarak bilinir, düşünülürse bunun inceliklerini anlamak mümkün olur. Ve her namazda Fatiha okumanın esas hikmeti de meydana çıkar.
Demek ki, henüz böyle bir cemaat gerçekten yokken bu ruhun bir kişide yerleşmesinden daha sonra büyük bir sosyal kurul oluşabilir. Ve bu şekilde sosyal ruh, sosyal vücuddan önce olduğundan bir kişi, bir cemaatin bütün vicdanını onun oluşmasından önce de taşıyarak onu temsil eder ve o duygu ve vicdan ile Allah Teala’ya anlaşma akdini yapabilir. Ve bu meselede hiçbir devir kusuru yoktur.
İşte İslam bu büyük ve benzersiz sosyal ruhun kendisidir ve onun gerçek anlamıyla barındırdığı toplum ve medeniyet kavramının üstünde hiçbir toplum düşünülemez. Bunu ise pek küçük ve dar vicdanlar yaşayamazlar, küçük küçük ilahlar ararlar ve kardeşlik çerçeveleri ne kadar küçülürse o kadar rahatlık duyacağız zannederler, fakat duyamazlar. Bir müslümanın kalbindeki güven, metanet ve sükunete bir türlü eremezler.
Bu şekilde İslam cemaatinin kuvveti, kişilerin çokluğu ve İslami vicdanlarının kuvveti ile doğru orantılıdır. Ve toplum yapısı var olup kuvvetli iken şahsın bu sosyal ruhu duyması ve taşıması kolay olur. Fakat cemaatin yapısı zayıf olduğu zaman böyle bir vicdan taşımak zor ve hele henüz gerçekten cemaat yokken böyle sonsuza eren kuvvetli bir vicdana sahip olmak, bütün dünyayı tutacak olan bir bütünün ruhuna sahip olmak demek olduğundan, bizzat bir ilahi destekten başka şekilde göğüs gerilemeyen çok zor bir şeydir. Ve bu makam, peygamberlerin ve özellikle son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)’in makamıdır.
Gerçekten yüce Allah da Fatiha’da önce bu akdi büyük dostu Muhammed Mustafa (s.a.v) Efendimiz’in risaletpenah kalbine vahiy ile yaptırmış ve bu anlaşmayı onun sosyal vicdanı ile kulluk dili ile ona söyletmiştir. Bundan dolayı tam anlamıyla
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
“Yalınız sana ederiz kulluğu, ibadeti ve yalnız senden isteriz yardımı, inayeti.” diyebilen sadık ve tasdik edilmiş en mükemmel kul, şahsında insanlığın hepsini temsil eden, peygamberlerin sonuncusu Efendimizdir. Ve esas kulluk makamı onundur. Bunun için
اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّداً عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ
“Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik ederim. Ve Hz. Muhammed’in Allah’ın kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ederim.” iman ilkesini teşkil eder. (Ebu Davud, Salat, 26,28; Cenaiz, 58; Buhari, Cenaiz, 86, Tevhid, 5; Müslim, İman, 178; Nesai, Cenaiz, 109,110; Darimi, Vesaya, 4; Ahmed b. Hanbel, I, 461; III, 166,233.) Onun göğsü öyle bir ferahlığa ermiş idi ki, Hıra mağarasındaki yalnızlığı esnasında ibadeti ile külli ruhu (bütün yüksek ruhları) temsil etmiş ve onun sosyal vicdanı bütün alemlere imam olmuş ve işte İslam cemaatı bundan doğmuştur. Ve her asırda onun sünnetine uymakla gerçekten onun ümmeti olabilen İslam cemaati de bireyleriyle değil ise de bütün sosyal heyetleriyle bu kulluk akdini hakkıyla söyleyebilmişlerdir. Ne Allah’tan başkasına boyun eğmişler, ne de O’ndan başkasından yardım isteğinde bulunmuşlardır. Çünkü dünyanın örnek devletini onlar kurmuşlardır. Yirmi otuz sene içinde Kabe’deki putları kıran, Kisraların dünyayı titreten saltanatlarını deviren, Kayserlere boyun eğdiren bu ruh idi. Türkistan sahrasına gidip Türkler’i kendine çeken, oradan çekip İstanbullara, Viyanalara kadar götüren yine bu ruh idi.
Namazda Fatiha okurken bir kimse
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
yerinde
اِيَّاكَ اَعْبُدُ وَاِيَّاكَ اَسْتَع۪ينُ
“Yalnız sana ibadet ediyorum ve yalnız senden yardım diliyorum.” dese namazı bozulacaktır. Çünkü yüce Allah kişiden yalnız kişisel vicdanı ile bir antlaşma yapmak istemiyor da sosyal vicdanı ile bir antlaşma yapmak istiyor. Ve her namazında bu vicdanı terbiye etmek, kuvvetlendirmek istiyor. Bundan dolayı bir müslüman
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
derken şöyle bir düşünmelidir: “Ancak sana ibadet ederiz” dediği zaman kimleri temsil ediyor? ve “ancak senden yardım dileriz” dediği zaman kimlere vekillik ediyor? Yani hangi cemaatin beraberliği ile bu sözünde durmuş olabilecekse en azından onları düşünerek bunu söylemelidir. Böyle bir kulluk topluluğu şimdiki zamanda gerçekten varsa o yetebilir, değilse var olan cemaate potansiyel cemaati, Allah’ın meleklerini de ilave etmeyi her halde unutmamalıdır. Bu mertrebelere işaret etmek için müfessirler buradaki “biz” zamirleri, “Okuyan kimse ile beraberindeki, insanın yaptığı işlerini yazmakla görevli meleklere veya hazır bulunan cemaate veya bütün muvahhidlere racidir” derler.
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
“Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım isteriz” hem Allah’ı bir kabul etmeye ve hem kulluğu birleştirmeye delalet etmektedir. Allah’ı bir kabul etmek, Allah’ın zatının ve hakikatinin birliğini itiraf ve kabul, kulluğun birliği de bu sayede bir sosyal birlik meydana getirmek için bir antlaşma yapma oluyor. Bundan dolayı Rabbin birliği, Fatiha’nın başından beri
لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ
gıyabi tevhidini tesbit ve telkin etmekle Allah’ın birliği demek olan hakiki vahdeti, kulların birlikte ibadet etmeleri de varlıkta mevcut olan değişik unsurların beraberliğini ve birliğini dile getirmiş oluyor. Bu ayette “Allah’ım senden başka ibadete layık mabud olmadığına şehadet etmeye ve bununla amel etmeye söz veriyoruz.” diye
نَشْهَدُ اَنْ لاَ إلٰهَ إلاَّ اَنْتَ
tevhid şehadetini ifade ediyor. Kur’an dilinde bu gibi sosyal hitap ve taahhütlerin iki manası vardır. Birisi; toplumu kişiye, kişiyi topluma katarak her kişiye eşit olarak hak ve görev dağıtmaktır ki, bunda kişisel değerler hiçe sayılmaksızın onların toplamından tam anlamıyla bir toplum gerçekleşir. Buna bütünü kapsama veya üyelerin bütünü denilir. Ve farz-ı ayn ifade eder. Diğeri ferdi manayı ortadan kaldırmak ve yalnız toplum itibarını göz önünde bulundurarak bir vazifeyi topluma yöneltmektir ki, buna da genel kapsamlı veya genel düzenle ilgili, yahut toplumsal denilir ve farz-ı kifaye ifade eder. Yukarıda anladığımız ve Kur’an’ın diğer surelerinde de göreceğimiz tarzda kişisel mana hükümsüz kılınmaksızın her birimiz böyle yaparız diye farz-ı ayn manası anlaşılmaktadır. Bundan dolayı cemaatle birlikte
نَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اَنْتَ
“Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederiz.” tevhid-i şuhudisi ile fertlerle
اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اَنْتَ
“Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim.” tevhid-i şuhudilerinin toplamı söz konusu olacaktır. Ve bu mertebe tevhid mertebelerinin en mükemmelidir. Halbuki rububiyet kanununda terbiye sırrının da bulunduğunu görmüştük. Bunun için Fatiha’da olduğu gibi, İslam dininin bütün nasslarında tümevarım ile kaynak olmuş ve iman anahtarında vicdan ile varlık, görünmeyen ile görünen arasındaki
اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ
“Allah’tan başka ilah olmadığına şahitlik ederim.” tevhidi ve belki sadece
لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ
“Allah’tan başka ilah yoktur.” gıyabi tevhidi farz-ı ayn kılınarak
اَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اَنْتَ
Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederim.” tevhid şehadeti, farz-ı kifaye yapılmıştır. Bu şekilde İslam’da, hem kişinin ve hem toplumun vicdanlarının bir noktada birleşmesi söz konusudur. Ve bunlar, karşılıklı olarak birbirinin kefilidir. Sosyal kurul, vicdansız olmak şöyle dursun tevhid mertebelerinin en mükemmeli olan
نَشْهَدُ اَنْ لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اَنْتَ
Senden başka ilah olmadığına şahitlik ederiz.” tevhid-i şühudisini meydana getirmekle en mükemmel vicdan asıl onun olacaktır. İşte
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
“Yalnız sana ederiz kulluğu, ibadeti ve yalınız senden dileriz yardımı, inayeti.” ifadesi böyle etraflıca açıklamayı içine alan katıksız bir tevhiddir. Ve bunda Allah’a ortak koşma çeşitlerinin hepsini bertaraf eden bir red cevabı vardır. İmam Fahreddin Razi burada şu özeti yapmıştır: “Allah’a şirk koşanlar bölük bölüktürler. Çünkü Allah Teala’ya karşı iddia edip taptıkları ortak, ya cisim veya cismin dışında bir şey olacaktır. Cisim olan ortağı ya bayağı cisimlerdendir veya yüksek (yüce) cisimlerdendir. Bayağı cisimlerden ortak edinenler, ya basit cismi veya birleşik cismi almışlardır. Birleşik cisim üç varlıktan biridir. Yani madenlerden veya bitkilerden veya hayvanlardandır veya bu arada özellikle insanlardandır. Madeni cisimlerden Allah’a ortak edinenler putlara, mesela taşlardan, altından, gümüşten putlara taparlar. Bitkisel cisimlerden Allah’a ortak edinenler; mesela herhangi belirli bir ağacı ilah yaparlar. Hayvandan Allah’a ortak edinenler; mesela öküz, buzağı gibi bir hayvanı ilah sayarlar, taparlar. İnsanlardan (Allah’a) ortak edinenler de; mesela bir Firavun’u, bir Nemrud’u en büyük Rabb ve ilah tanıyan veyahut Uzeyr Allah’ın oğlu, Mesih (Hz. İsa) Allah’ın oğlu diyenlerdir. Basit cisimlerden Allah’a ortak edinenler; mesela ateşe tapan Mecusiler gibidir. Ulvi cisimlerden Allah’a ortak edinenler de; güneş, ay ve diğer yıldızlar gibi gezegenlere tapan ve mutluluğu ve uğursuzluğu onlara nisbet eden Sabiiler gibidir. Müneccimlerin çoğu da öyledir.
Cisimlerden başkasını Allah’a ortak koşanlara gelince; bunlar da kısım kısımdır. Bir kısmı kainatın idarecisini aydınlık ile karanlık diye ikiye ayıranlardır. Bunlar, Maniviye yani Mani mezhebinde bulunanlardır. Sineviye -ki bunlar henüz maneviyata yükselmemişlerdir- bir kısmı melekler gökteki ruhlardır ve her memleketin gök ruhlarından müdebbir belirli bir ruhu vardır ve çeşitli alemlerden her birinin de idarecisi olan gökteki bir ruh vardır, derler. Ve bu ruhlara birtakım resimler ve heykeller yaparak onlara taparlar. Bunlara, meleklere tapanlar denir. (Bunlar maneviyatı sezmiş ve fakat cisimlere tapan, putlara tapanların derecesinde kalmışlardır). Diğer bir kısmı bunları geçerek biraz daha yükselip kainata iki ilah tanımış. Biri pek hayırlı, biri pek kötü, yani biri iyiliğin kaynağı, biri de kötülüğün kaynağı olmak üzere iki ilk kaynağın bulunduğunu iddia etmişler ki bunlara göre kainat, biri Yezdan, biri Ehremen yahut div yani biri Allah, biri İblis veyahut Şeytan adıyla kardeş sayılan iki ilah tarafından tedbir ve idare edildiği farz ediliyor. Kainattaki bütün iyilikler Allah’tan, bütün kötülükler de iblisten biliniyor. Bunlar da Sineviye oluyorlar.
Mani’lerin aydınlığı ve karanlığı maneviyetle tefsir edilirse hemen bunlara uygun olacaktır. Bunun için bu iki görüş açısı türlü türlü değişmeler ve bozulmalar içinde birçoklarına bulaşmıştır… (Fahru’r-Razi, a.g.e., I, 244-245.) Görülüyor ki, bu son noktadaki “Sinevi’lik arada bir kardeşlik düşünmeksizin iki ilk başlangıç noktası ile kainatı idare etmenin mümkün olamayacağını da sezmiştir. Gerçekten aralarında asla bir bağlantı ve ortak nokta bulunmayacak olan iki ilk başlangıç noktasının bir düzen kuramayacakları ve bundan dolayı kainatta iyilik ile kötülüğün hiçbir birleşik (ortak) yönleri bulunamayacağı apaçıktır. Çünkü bunun aksi çelişkidir. Halbuki bir adım daha atınca bu kardeşliği görmek daha önce ikisi üzerinde hükümran olan bir ortak başlangıç noktasını görmek demek olduğu anlaşılır. Ve o zaman bu iki kardeşin birer ilk başlangıç noktası değil, birer ikinci derecede başlangıç noktası olması gerekir. Şu halde bunlar bir baba Allah’ın emrine verilince bir üçlü Allah fikri meydana gelivermiş ve bu da şu felsefede bu felsefede dolaşırken sonunda Hıristiyanlığın son şeklini almıştır. İşte insanlık, basitliğinden dolayı asıl olan tek ilah düşüncesinden fikri ve hissi sapıklığı yüzünden sapa sapa birden fazla ilah inancına dalarak dağılırken, diğer taraftan birden fazla ilah inancını azalta azalta ikiye indirdiği sırada tekrar üçlü ilah inancına sapmış ve sonunda İslam dini ile Allah’ın gerçek birliğini tam olgunluğuyla bulmuş ve kendini toplamıştır.
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
“Yalnız sana ederiz kulluğu, ibadeti ve yalnız senden dileriz yardımı, inayeti.” ayeti, işte bütün bu şirk fikirlerini yıkan Rahmani bir delil olmuştur. Bunun içindir ki, insanlar İslam’a koştukça toplanır, nihayet İslam dininden kaçtıkça dağılır ve sonunda zelil ve perişan olurlar. Bu yalnız teorik değil aynı zamanda tecrübe ile sabit olan bir gerçektir ve İslam böyle evrensel bir dindir.
Böyle bir antlaşma ve sözleşme yapıldıktan sonra bir nefes alınıyor, alınır alınmaz hükümlerini tatbik etmeye girişilmek için de
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ۞ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّآلّ۪ينَ
“Hidayet eyle bizi doğru yola, o kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; ne o gazaba uğramışların, ne de sapmışların yoluna değil.” duasına başlanıyor.
Bu istek ve dua yardım dilemenin, en mühim ve en kapsamlı bir uygulama şekliyle bir açıklamasıdır. Çünkü “nestein = yardım diliyoruz” vakfında (durağında) nefes alırken bu isteğe nereden ve ne şekilde başlayacağımızı düşünmemiz gerekiyor. İşte bu ihtiyacımıza cevap olarak bu dua, açıklama yapmak üzere bize telkin edilmiştir. Bu şekilde “ihdina, nesta’in = bizi hidayete getir, yardım diliyoruz” sözünde, bu da “iyyake na’budü = yalnız sana ibadet ediyoruz” ile beraber elhamdü’de yeralmış olduğundan bütün Fatiha bir “elhamdülillah” tam cümlesinin açıklaması olup yalnız başı ile değil, bütünü ile bir tek söz halinde bir “elhamdü” suresini oluşturuyor. Ve bunun için önceki iki vakıf (duraklama) tam ve mutlak olmakla beraber lazım olmuyor.
اِهْدِ
Kelimesi, “hidayet” masdarından emir kipidir. Bu kip ile yukarıdan aşağıya, büyükten küçüğe kesinlikle meydana gelen fiili yapmayı istemeye emir, aşağıdan yukarıya yapılan isteğe dua, eşit seviyedeki kimseler arasında yapılırsa yapılmasını isteme (rica, iltimas) denilir. Hidayet, istenilen hedefe ulaştıracak şeye lütuf ve nezaketle kılavuzluk etmektir ki, yolu sadece gösterivermek veya yola götürüvermek ve hatta sonuna kadar götürüvermek şekillerinden biriyle gerçekleşebilir. Birincisine gayeye ulaştırmayan kılavuzluk veya irşad, ikincisine gayeye ulaştırıcı kılavuzluk veya tevfik denilir. Bu kılavuzlukda lütuftan maksat, sertlik ve şiddetin karşılığı olan tatlılık ve yumuşak huyluluktur. Letafetten maksat da inceliktir. Hidayet yalnız, iyiliği istemeye aittir. Mesela hırsıza yol göstermeye, rehberlik etmeye hidayet denilmez.
فَاهْدُوهُمْ اِلَي صِرَاطِ الْجَح۪يمِ
“Onları cehennemin yoluna götürün.” (Saffat, 37/23) ayetinde olduğu gibi kötü şeyde kullanılması, alay etmek ve taşlama gibi bir nükteden dolayı mecaz olur. Demek ki hidayet her istenilen şeye mutlaka rehberlik etmek değil, irşad gibi maksadında iyilik, yapılış şeklinde de iyilik ve incelik bulunan bir rehberliktir. Bundan dolayı “ihdina”nın mealinde en uygun ifade, Türkçe’de herkesçe bilindiği gibi, “bize hidayet et” demektir. Göster deyince götürmek kalır, götür deyince incelik kalır ve hiçbiri tam manayı ifade etmez ve Türkçe’de böyle bilinen bir kelimenin yerine mutlaka bir kelime koymaya çalışmak maksadı açıklamaya aykırı, kuru bir taassup olur.
Allah Teala’nın hidayeti, özellikleri itibariyle sayılması ve hesaplanması mümkün olmadığı gibi çeşitleri itibariyle de öyledir. Bununla beraber ilgili cinsleriyle tek başına düşünülebilir:
1- Manevi ve maddi kuvveti bereketlendirmek ki insanın işlerini düzeltmeye sebep olan dış ve iç duygularını, akıl ve irade gücünü ve hatta tabii ve hayvani kuvvetlerini ihsan etmek ve devam ettirmek, iradeler ile maksatlarını uygun düşürmek, başarılı olmasını sağlamak gibi.
2- Hak ile batılı, iyilik ile fenalığı birbirinden ayıran delilleri ortaya koymaktır ki
وَاَمَّا ثَمُودُ فَهَدَيْنَاهُمْ فَاسْتَحَبُّوا الْعَمٰي عَلَي الْهُدٰي
“Semud’a gelince; biz onlara doğru yolu gösterdik. Fakat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler.” (Fussılet, 41/17)
وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ
“Biz ona hayır ve şerri, her iki yolu da göstermedik mi?” (Beled, 90/10) ayetlerindeki hidayet bu cinstendir.
3- Peygamberler göndermek ve kitaplar indirmek ki
وَجَعَلْنَاهُمْ اَئِمَّةً يَهْدُونَ بِاَمْرِنَا
“Onları, emrimizle doğru yolu gösteren önderler yaptık.” (Enbiya Suresi, 21/73) ilahi sözünde hidayetten maksat bu olduğu gibi,
اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَهْد۪ي لِلَّت۪ى هِىَ اَقْوَمُ
“Şüphesiz ki bu Kur’an, insanları en doğru yola götürür.” (İsra, 17/9) ayetinde de böyledir.
4- Vahiy veya ilham veya doğru çıkan rüyalar gibi olağanüstü yollarla kalblere sırları keşfedivermek ve eşyayı gerçekte oldukları gibi gösterivermektir ki buna özel hidayet denilir. Çünkü bilhassa peygamberler ve velilerde meydana gelir. Bunun için genel olarak bunun yolları, olağanüstü yollardır. Bununla beraber herkesin az da olsa bundan payları yok değildir. Şu kadar ki kesin bilgi derecesine yükselemez. Bunlar subjektif, objektif, tekvini ve tenzili olarak da özetlenebilir. Kur’an’da hidayet kelimesi kullanıldığı zaman, bunlardan hangisinin kasdolunabileceğini yerine göre anlamak gerekir.
Hidayet, ikinci nesnesine bazen
اِلٰى
(ila) ile bazen de burada olduğu gibi bizzat kendisi geçişli olur. Bunu geçişlilik edatının düşürülmesi ile hazf ve isal (cer edatını düşürme ve fiili nesneye ulaştırma) diye ifade edilen geçişlilik şekli cinsinden sayanlar da vardır ki bu durumda aslı “
اِهْدِنَا اِلَي الصِّرَاطِ الْمُسْتَق۪يمِ
veya “
لِلصِّرَاطِ الْمُسْتَق۪يمِ
demek olur. Bunun geçişsizi ve dönüşlü fiili ihtida (hidayete ermek)dır. “Hüda” da hem hidayet ve hem ihtida (hidayete ermek) manalarına gelir. Hidayete ermenin zıddı sapıklık, bütün kısımlarında hidayetin zıddı da hak dinden iman ve İslamiyetten saptırmaktır. Sapıklıkta bulunanların hidayet istemesi, hidayetin aslının meydana gelmesini istemek, hidayette bulunanların hidayet istemesi de sebat (kararlı olmak, sözde durmak) veya mertebenin yükselmesini istemek olur. Halbuki
اِيَّاكَ نَعْبُدُ
“Yalnız sana ederız kulluğu, ibadeti.” diyenlerde hidayetin aslı vardır,
اَلصِّرَاطَ
, lam-ı ahid ile
صِرَاطَكَ
“senin yolun” izafet tamlamasının manasını ifade eder ve doğrudan doğruya “Allah’ın yolu” anlamına gelir. Cins manasına gelen ”
ال
lam” ile de henüz özellikleri belli olmamakla beraber genel olarak belirli cinsi bulunan cadde manasına gelir ve istiare ile hak yola uygun olur ki, sırat lügatta cadde, ana yol yani işlek büyük yol demek olup aslı
سِرَاطَ
dır. Ve cumhurun (çoğunluğun) lügatı budur. İbn Kesir’den Kunbül ve Yakub’dan Rüveys rivayetlerinde de böyle “
س
(sin) ile “essirat:
اَلسِّرَاطَ
“, “sirat:
سِرَاطَ
” okunur. Fakat “ra’nın kalın okunması ve
طا
nın itbak (harf okunurken dilin üst damağa kapanma)ından dolayı “sin” harfinin “sad”a çevirilmesi ile sırat <
صِرَاطَ
daha akıcı ve daha fasihdir ki, Kureyş’in lehçesi de budur. Ve imamda yani “Hazreti Osman Mushafı”nda böyle yazılmıştır ve Aşere (On Kıraet)den diğer kıraetler de böyledir. Ancak Hamza kıraetinde “sad”a “za” kokusu verilerek bir işmam yapılır ki bu da Kays lehçesidir (Ebu Hayyan, a.g.e., I, 25.).
Cadde manasına sırat kelimesi Türkçe’de kullanılmaz. Ancak cehennem uçurumlarının üzerinden herkesin geçmeğe mecbur olacağı kıldan ince ve kılıçtan keskin, inişli, yokuşlu ve düzlü bir köprü gibi düşünülen ve zamanımızdaki ifadesi ile (elektrik v.s.yi) taşıyan bir havai hatla anlaşılabilen bir ahiret caddesinin dini ismi olarak bilinir. Ve burada buna da bir işaret vardır. Hatta Amr b. Ubeyd’den bu mana ile tefsir edildiği de nakledilmiştir. Fakat burada asıl maksat bir istiare-i temsiliyye (benzetme yoluyla yapılan istiare) ile “hak yol” ve “İslam milleti” olduğunu kıymetli tefsirciler öteden beri açıklayagelmişlerdir. Arap dilinde genellikle yola tarik; işlek yola sebil; doğru, büyük ve açık yola vasıflarından birinin ortaya çıkmasına göre cadde, sırat, şaria ve şeria denilir. Ve bu sebeple bu sırat kelimesinin şeriat kelimesini anlatacağı unutulmamalıdır. “Müstakim”, hiçbir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru demektir. Sırat da yönünde doğru ise de inişi, yokuşu bulunabileceğinden düzlük manasını da anlatmak için müstakim (dosdoğru) vasfı ile kaydolunmuştur. Bu sebepledir ki bunu dümdüz ile tefsir ederler. Şu halde doğru kelimesi, tamamen müstakim kelimesinin yerini tutamayacaktır. Gerçekten Türkçe’de doğru kelimesi müstakim, hak, sadık manalarına da kullanılır.
Kur’an’ı anlamak isterken kelime ve terkiplerinin bütün inceliklerini gözetmek gerekir. Kur’ani belağatın özelliklerinden biri de gerçekleri en açık yönünden gösterirken ince hatlarını da çeşitli beyan noktaları içinde bütün incelikleri ile toplamasıdır. Beyan yönleri, kesinlik noktasından en azından on altı yönü kapsadığı usulce (metodoloji) bellidir. İşaretle ve kesin olmayan belağat yönleri ise belağat ilminin sayılması mümkün olmayan zevkleri ile anlaşılır. Bu vesile ile burada kelam ilminin bir kanununu arz edelim. Şöyle ki: Tesadüf, sırları görmekten gafil olan cahilin görüşüne göredir. Hikmette (ilimde) tesadüf yoktur. Hakim-i Mutlak’ın her seçiminde tercihe sebep olan bir hikmeti vardır. Gerçi irade aslında bir tercih sebebidir. Fakat Hakim-i Mutlak’ın iradesi, dıştan onu gerekli kılan bir etki altında olmayarak bir hikmeti de içerir. Bundan dolayı, hikmet sahibi olan, dilediğini yapan Allah’ın sözünün ve kelimelerinin özellikleri hep hikmete dayalı bir seçme eseri olacağından mesela tarik (yol) demeyip de sırat demesi, müstevi (düz) demeyip de müstakim demesi, doğrudan doğruya düşünülecek ve manaları ona göre düşünülecek birer hikmeti de ihtiva ederler. Kur’an ise bir hakim (hikmet dolu) kitaptır.
تَنْز۪يلُ الْكِتَابِ مِنَ اللّٰهِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ
“Bu kitabın indirilmesi herşeye galip hüküm ve hikmet sahibi olan Allah tarafındandır.” (Zümer, 39/1).
Bunun için önce kelimelerin manalarını iyice tesbit etmek, ikinci olarak yerlerinde lafız veya mana yönünün ilgili olabileceği kelimeler ve manaları ile karşılaştırma yapmak, üçüncü olarak terkip şekillerini, siyak ve sibak üzerinde düşünmek, dördüncüsü bunlardan asıl kasdedilen mana ile süsleyici unsurları birbirinden ayırmak lazımdır. Kasdedilen mananın belirlenmesinde de iki itibar (ölçü) vardır. Birisi kelimenin aslında veya yerine göre zihindeki manası, diğeri de onların gerçekte ele aldıkları, delalet ettiği manalarıdır ki genelleştirme, tahsis (özelleştirme), mutlak, ıtlak (kayıtlamama) gibi özellikler bu ikisi arasında meydana gelir ve hükümlerin çıkarılmasında bunların önemi büyüktür.
Tefsirlere baktığımız zaman
اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ
den maksadın ne olduğu hakkında şu rivayetleri görürüz: Allah’ın yolu, doğru yol, uygun yol, Allah’ın kitabı, iman ve imana bağlı olan şeyler, İslam ve İslam şeriatı, Peygamberimizin ve ashabın büyüklerinin yolu, sünen (yollar), sünnet ve cemaat yolu, cennet yolu, cehennem köprüsü nihayet bunları özetleyen muhakkikler (araştırıcı, kritikçiler)in doğru yol ve İslam milleti tefsiri.
Şimdi senedleri ile seleflere ve sahabeye kadar giden bu çeşitli ifadeler, “lam”ın ahid manasını (bir şeyi kasdetmek) veya cins manasını göz önünde bulundurmalarına göre bir kısmı mana ve çoğu masadak üzerinde dönüp dolaşan açıklamalardır. Cehennem köprüsü bir yana bırakılırsa öbürleri gerçekte kelimenin delalet ettiği mananın birisi ile ifade edilmesinden başka birşey olmadıkları halde mana ile masadak (manaya uygun şey)ın farkını bilmeyenler, bunlardan ne kadar anlaşmazlıklara düşebilirler. Gerçekten hakikatı araştırıp ortaya çıkaran alimlerin doğru yol ve İslam milleti özeti de bu iki duruma uygundur. Hak yol mana, İslam milleti de masadakdır. Bu iki farka bizzat Kur’an’ın metninde dikkati çekmek için sırat iki defa zikredilmiştir.
صِرَاطَ الَّذ۪ينَ
(sıratallezine) “es-sırat”tan bedeldir. Bedel-i küll (bizzat kendisinin karşılığı) veya bedel-i ba’z (bir kısmının karşılığı) olabilir. Ve konuşma da kasd ve irade esasında bedele yöneliktir. Mübdelü minh de (yerine bedel kullanılan kelime) tamamen terkedilmiş ve cümleden çıkartılmış olmayarak bu kasdolunan şeyin görünen bir değerinin hazırlığını yapar ve bu şekilde her bedelde bir miktar açıklama ve bir miktar pekiştirmeyi andıran bir mana kuvveti meydana gelir. Bu bedelde ise “sırat-ı müstakim”in hem bizzat kendisini ve hem vasfını (niteliğini) açıklayan kayıtlar vardır ki birincisi sıratın muzafun ileyh (belirten)i olan
اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
ism-i mevsul (ilgi zamiri) ve sılası (ilgi zamirini açıklayan cümle), ikincisi bu ism-i mevsul (ilgi zamiri)ün sıfatı olan
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ
üçüncüsü de buna atfedilen
وَلاَ الضَّآلّ۪ينَ
kayıtlarıdır.
İşte
اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ
‘den kasdolunan mana ve masadak bunların tamamı gözönünde bulundurulduktan sonra belli olacaktır. Bunun için de önce kendindeki manasını tesbit etmeye ihtiyaç vardır. Lugat açısından bu mananın, doğru cadde demek olduğunu görmüştük. Fakat bu mana bize önce gerçekten yol dediğimiz hissedilen bir şeyi gösterir. Halbuki sözün gelişi yardım dilemenin ve yardımın açıklanması idi. Bu ise hissedilemeyen bir manadır. Bundan dolayı bu kesin karine ile biz anlarız ki bu yol manevi yoldur. Ve hiç olmazsa manevi yolu da içine alan açık bir mecaz (benzetme yolu ile başka bir manada kullanılan söz)dır. Ve daha açıkçası isti’are-i temsiliyye (birçok şeyin birbirine benzetilmesi)dir. Daha önce söylediğimiz gibi hissedilen şeylerden işlek, büyük, apaçık, düz, doğru bir yolu gözönüne getiriyoruz ve bunu bütünüyle zihnimizde yerleştiriyoruz.
İkinci olarak meyillerimizin, fikir ve hareketlerimizin akışına bir esas teşkil ederek bizi doğruca ve selametle hayırlı maksatlarımıza götürecek ilmi, pratik, apaçık ve kapsamlı ve Allah Teala’nın koyduğu bir hak kanununu göz önüne getiriyoruz, bunu da bütünüyle vicdanımıza alıyoruz.
Üçüncü olarak bu manevi bütünü açıklık ve özetle anlatmak için önceki hissedilen şekle konu olan sırat-ı müstakim (doğru yol) lafzını istiare edip zikrettiğimiz karineye dayanarak bunda (manevi yolda) kullanıyor ve “ihdina” ile de buna bir açıklama yapıyoruz. Bu şekilde bu manadan anlaşılan husus Allah Teala’nın koyduğu şey olup talep edilen iyiliğe hakkı ile götüren batıl olmayan manevi yol olduğundan tahkikçi alimlerin “hak yol” diye tefsir etmeleri, sırat-ı müstakimin mefhum ile kasdedilen manasını açıklamak olduğu anlaşılır. Şimdi de masadakını bulalım: Yani kendisine hak yol denmeye layık olan her yol, istenilen doğru yolun içine girer mi, girmez mi? Burası üzerinde düşünülmesi gereken bir yer olup az çok kapalıdır.
İlk önce “nestein” de ilk hedefimiz Allah’ın yardımı oluyor ve ayetin gelişi bize başlangıçta Allah’ın yardımının en önemli ve en önde olanını istememizi telkin ediyor. Bundan da genellikle Allah’ın yardımını celbeden bir apaçık yola hidayet isteği, yardım dilemelerin en mühimi ve en önde olanı; ona hidayet vermenin de yardımların en mühimi ve en önde geleni olduğu anlaşılıyor. Halbuki hak yolun bütün özellikleri Allah’ın bir yardımı ise de bu yardımların en önde geleni ve en mühim olanı hangisidir? Burası üzerinde etraflıca düşünülmesi gereken bir yerdir.
İkinci olarak hidayet iyiliğe yorumlanır. Acaba genel manasıyla hak yol içinde kötü olanlar yok mudur? Doğrusu vardır. Çünkü olmasaydı kötülüğe yol bulunamaz, hiç bir kötülük yapılamazdı. Gerçi her hak yol aslında sırf hayırdır. Ve onun esas konumu Allah’ın rahmetinin tecellisi (meydana çıkması)ni göstermektir. Fakat kainatta yaratıkların özelliğine göre fayda ve zarar, iyilik ve kötülük hiçbir maksat zihinde şekillendirilmez ki onun bir doğru yolu bulunmasın. Bunların her biri içinde Allah’ın bir sünneti (nizamı), bir kanunu vardır. O yola giren doğru gayesine gider. Hatta denilebilir ki bunların hepsi de Allah Teala’ya götürür. Fakat birisi rızasına götürür, biri de öfkesine götürür. Bundan dolayı hak yol, “Allah Teala’nın rızasına götüren yol” diye tefsir edilmedikçe burada matlub olmaması gerekir. Gerçekten
اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ
yüce ayeti bize mutlaka hak yol kavramından daha hususi ve daha açık bir mana telkin ediyor. İşte sözün bütün bu kapalı yönlerini gidermek için bedelin ilave edilmesi ile kavramın delalet ettiği mana tefsir veya tahsis olunmuş ve İslam dininin tam bir tanıtım ile anlatılmasına uygun bir kalıba dökmek için…
صِرَاطَ الَّذ۪ينَ
buyurulmuştur.
Bu bize ilk önce her istenilen şeyde Allah Teala’nın bir doğru yolu bulunduğunu gösteriyor ve “ihdina” onu istememizi bize telkin ediyor ve bu şekilde en mühim ve en önemli yardımın da başlangıçta O’nun doğru yoluna hidayet olduğunu anlatıyor. Gerçekten Allah Teala alemlerin Rabbi olduğundan kainatın hepsinde O’nun kanunları geçerlidir. Kanunlar bazen kanun koyanlarına ve bazen konularına, ilişkisi bulunan şeylere nisbet olunur. Mesela Solon kanunu koyucusuna nisbet olduğu gibi, Akar (para getiren taşınmaz mallar) kanunu da konusuna, mahkumlarına nisbet edilmiştir. Tabiat da Hak (Allah) kanunlarının mahkumu (hükmü altında) olması itibariyle bunların irade kanunundan başkasına “tabiat kanunları” ismi de verilir. Fakat hepsinin koyucusu Allah Teala olduğundan bunlara Allah kanunları ve ilahi nizam demek elbette daha doğrudur. Bu kanunları bilmeğe ilim ve fen denildiği gibi, onların iyiliğe götürenlerine de din, millet ve şeriat denilir. Allah’ın koyduğu din ve O’nun gerçek kanunu dışında din aramak batıldır ve bununla beraber Allah’ın her kanunu da din değildir. Mesela beynine kuvvetli bir tabanca sıkanın ölmesi bir hak kanunudur. Allah Teala’nın özel bir iradesi engel olmazsa o kurşunu kendine sıkan ölür. Fakat intihar etmek bir iyilik, bir din değildir, isyandır, kötülüktür. Kendi mülkü olmayan Allah’ın binasını (bedeni) yıkıp bozmaktır.
Bunun gibi insanların yaptığı işlerinden hangisi ele alınsa onun bir iyi veya kötü yönü ile uygun olacağı bir Allah kanunu vardır. İyilik yönü ile uygun olan Allah kanunu din, kötü yönüyle uygun olan Allah kanunu dinin zıddıdır. İki yönden de Allah’ın kanununa uygun düşmeyen iş, kötü ve batıldır.
Özetle Allah’ın her kanunu, Allah tarafından konmuş olduğundan dolayı doğrudurlar. İnsan tarafından konulmuş kanunlar, ne ilim, ne din hiç biri olamazlar. Bunlar, ilim açısından batıl, din açısından kötülük meydana getirirler ve doğru değildirler. Bunun için insanlığın hakkı, gerek ilimde ve gerek dinde kanun koymak değil, Allah’ın kanunlarını arayıp bulmak ve bu kanunları keşfedip ortaya çıkarmaktır. Arşimed hidrostatik kanununu, Nevton yerçekimi kanununu, Aristo çelişme kanununu koydular demek doğru olmadığı gibi Ebu Hanife Hazretleri de kıyası, fıkıh (İslam hukuku) kanunlarını koydu demek doğru değildir. Bunlar, onlar tarafından konmuş olsaydı eğri ve yalan olurlardı. Doğru olmaları, Allah’ın kanununun keşf edilmesine nail olmalarından ileri gelir. Bunun için alimler, icat eden değil keşf eden ve ortaya çıkaran kimselerdir. Çünkü Allah’ın kanunları içinde gizli olanları da vardır.
اَلصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ
ise açık manasını da içerdiğinden dolayı bunları ortaya koymaya vesile olacak apaçık ve işlek bir esas yolu anlatıyor ve Allah’ın kanunu olmayan, Allah’ın yardımı ile hiç ilgisi bulunmayan eğri büğrü yolların hepsinden sakındırdığı gibi, hidayet de iyiliğe yorumlanacağından, doğrudan doğruya kötülüğe götürmekte hak olan kanunlardan da sakındırılmış oluyor. Fakat bu son sakındırmada bir dayanak aramak gerekir. Çünkü kötülükten sakındırmak için onu tanımak ve tanıtmak da bir iyiliktir. Yılanı bilmeyen ondan nasıl sakınır? Bundan dolayı hidayet kelimesindeki iyilik manası, doğru yol, hak yol kavramından kötülük kanunlarının mutlaka uzaklaştırma ve çıkarmasını değil, belki iyilik kanunlarını emirler olarak olumlu ve kötülük kanunlarını yasaklar olarak olumsuz bir ölçüyle kayıt ve şarta bağlamayı gerektirecektir. İşte hemen ardından bedel yolu ile
صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّآلّ۪ينَ
“O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; ne o gazaba uğramışların, ne de sapmışların yoluna değil.” ayetleri, bu olumsuz ve olumlu yönleri de ortaya çıkarıyor. Demek ki “es-sırata’l-müstakim” lam-ı ahd (belli bir şeye işaret eden “el” takısı) ile hak dinin tam tarifidir. Ondan sonrası da bunun açıklamasıdır. İn’am nimet vermek, nimeti ulaştırmaktır. Aslında müteaddi (geçişli)dir. Fakat en üstünlük manasına gelmekle nimet verenin yüceliğine ve nimetin yükselmesine işaret etmek için ”
عَلٰي
” ile sılalanmıştır (bağlanmıştır).
Nimet aslında insanın tad aldığı durum, yani güzel durumdur ki mutluluk tadı demektir. Bundan alınarak bu tad almaya sebep olan şeylere ad olmuştur. Aslı yumuşaklık demek olan nüumet ile ilgilidir. Arapçada ilk manada daha çok üstün ile
نَعْمَة
(na’met) olarak kullanılır. Çünkü ”
كَمْ ذِى نِعْمَةٍ لاَ نَعْمَةَ لَهُ
” denilmiştir. Yani nice nimet sahibi vardır ki nimet ve bolluk içinde yaşaması yoktur. Mesela ekmeği vardır yiyemez, yerse tadını bulamaz. Allah’ın nimet vermesi esas tadını bulmadadır. Allah Teala’nın nimetleri ise sayılamaz.
وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللّٰهِ لاَ تُحْصُوهَا
“Eğer Allah’ın nimetini saymak isterseniz sayamazsınız.” (İbrahim, 14/34). Fakat başlıca dünya ve ahiretle ilgili olmak üzere iki kaynak da düşünülebilir. Dünyaya ait nimetler iki kısımdır. Vehbi (Allah vergisi) ve çalışarak elde edilenler. Vehbi ya ruh ile ilgili veya cisim ile ilgilidir, başka bir ifade ile ya manevi veya maddidir. Ruhla ilgili olanlar ruhun bedene üfürülmesi, akıl ve zekanın parlaması ve bunlara tabi olan anlayış, düşünce, konuşma, vicdanın (iç duygunun) sağlam olması; cisim ile ilgili olanlar vücut ve vücut organları ve bunlardaki sinirler, kaslar, hazm ve diğer maddi kuvvetler, yaratılış ve onu tamamlayan durumlar ve şekillerden oluşan şeyler gibi. Çalışılarak kazanılanlar da nefsi utanılacak şeylerden temizleme, ilim ve marifet, üstün ahlak ve cömertlik, yiğitlik, doğruluk ve namus ile süslemek, vücudu güzel şekiller ve beğenilen ahlaklar ile süslemek, cah yani mevki ve sosyal onur sahibi olmak, mal ve servet kazanmak gibi şeylerdir. Ahiret nimetleri, dünyada meydana gelen ifrat (aşırı gitme) ve tefrit (ihmalkarlık)lerini bağışlayarak rızasına erdirmek ve Allah’a yakın meleklerle beraber cennetin en yüksek tabakasında sonsuza dek huzur ve sükuneti elde etmektir ki, bu da Allah tarafından verilen ve çalışma ile kazanılan ruhani ve cismani kısımlara ayrılır. Bunların hepsi başlı başına ve hemen düşünüldükleri zaman şüphesiz birer nimettirler. Fakat her biri geleceğine ve kendisinden sonrakine göre göz önünde bulundurulunca başlangıçta nimet zannedilen birçok şeylerin gerçekte şiddetli ceza ve bela çıktığı da bir gerçektir. Bunun aksine de başlangıçta acı ve şiddetli ceza görünen bazı musibetlerin daha sonra büyük bir nimete ve mutluluğa vesile olduğu da bir gerçektir. Ve safadan (gönül şenliğinden) sonra sıkıntı ne kadar acı ise, sıkıntıdan sonraki gönül şenliği de o kadar tatlıdır. Bu sebeple ciddi ve gerçek olan nimet ve mutluluğun sonu her halde sağlam olanlardır. Bundan dolayı esas istenecek şey yalnız nimetin başlangıcı değil, sonuca selametle yetiştiren nimetler olmalıdır.
İslam kelimesinin de ilham ettiği bu husus
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّآلّ۪ينَ
“ne o gazaba uğramışların, ne de sapmışların yoluna değil.” vasfı ile anlatılıyor. Bu şekilde “en’amte aleyhim”de nimet ve nimet verme her şeyi kapsayan ve genel bir mana ifade eden bir kelime olmamakla beraber manasının kayıtsız ve şartsız olması ile her türlü nimet için muhtemel olup her türlü nimeti kapsayabileceğinden kapsamına giren nimetler tahsis olunmak için, öfke ve sapıklıktan salim olma kaydı ile şarta bağlanmış ve tam anlamıyla nimet ifade edilmiştir ki, bu da ahiretle ilgili nimetleri ve ona vesile olan vehbi (Allah vergisi), kesbi (çalışma ile elde edilen), ruhani (ruhla ilgili), cismani (cisimle ilgili) dünya nimetleri demektir. Bunların başı da yaşama hakkı, hürriyet hakkı, iman, vicdan sağlığı, güzel ahlak, sosyal düzelme, faydalı ilim ve iyi ameldir. İslam literatüründe hürriyet, kişi haklarına sahip olma diye tanımlanır. (Keşf-i Pezdevi). Bunun tam tersi, (kişinin) haklarına başkasının sahip olması demek olan esirlik ve köleliktir. Hakların aslı ise, Allah’ın koymuş olduğudur. Bundan dolayı herhangi bir kişi, Allah’ın koyduğu hukuku, kendi rızası olmaksızın, başka bir insanın yaptığı diğer bir hukuk ile değiştirmeye, bozmaya veya tasarrufta bulunmaya mahkum olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir ve onda bir esirlik payı vardır. Artık onun vecibeleri ve vazifeleri yalnız hakkın gereği için değil, şunun bunun heves ve isteğine tabidir. Bundan dolayı Allah Teala’yı tanımayan kimsede, haklarına sahip olma anlamında hürriyet hakkını farz etmek bir çelişki olduğu gibi, Allah Teala’dan başkasına kul olanlarda da, hürriyet farzetmek imkansızdır. Ve bunun için hürriyete kefil olma, yalnız Allah’a kulluktadır. Ve doğru yolun başlangıç noktası bu kulluk ve dünya ile ilgili ilk maksadı da en büyük nimet olan bu hürriyet hakkıdır. Bunun başı da Allah vergisi nimetlerden olan hayat ve kazanılan nimetlerden olan imandır. İşte bu ikisi nimetlerin asıllarıdır. Bunların başlangıcı da Allah’ın yardımı ve hidayetidir. İstenen yol da bu yardımın doğru yoludur. Ve işte İslam nimeti bu doğru yoldur.
اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
de iki yorum şekli mümkündür: Birisi yukarıda olduğu gibi hiçbir mef’ul (nesne) gözetmeyerek
فَعَلْتَ اْلاِنْعَامَ
mutlak şekilde onlara nimet verdin yani onları bahtiyar kıldın manası, diğeri de
اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
gibi mef’ul-i bih (nesne olan) bir zamir takdir (itibar) etmektir. Keşşaf sahibi öncekini, İbn Cerir Taberi ikinci yorumu tercih etmişlerdir (ez-Zemahşeri, el-Keşşaf, I, 69; et-Taberi, a.g.e., I, 58-59.).
Cümleden bir şeyi düşürmekten kurtulmak açısından birinci yorum daha iyi ve açık fakat bir kinaye (kapalı anlatım) mahiyetindedir. Bu sebeple fiilin gereği olan ikinci yorum açıktır. Ancak İbn Cerir Taberi
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
karinesi ile itaat ve ibadete geri çevirerek “sen onlara itaat ve ibadetini nimet olarak verdin” şeklinde göstermiştir. Acizane anlayışıma göre bu durumda zamiri “sırata” çevirmek ile “sen onlara o yolu nimet olarak verdin” manasını vermek daha açıktır. Ve en doğrusu burada zamiri takdir etmeksizin, kayıtsız nimet verme fiilini, doğru yolu nimet vermekten yani
اَنْعَمْتَ
= en’amte’yi
اَنْعَمْتَ بِه۪
= en’amte bih’ten kinaye yapmaktır ve meani ilminde belli olan özel nesneye ilgisi olmaktan kinaye üslubu burada pek açıktır.
Bunda doğru yol nimetini vermenin kayıtsız nimet verme ve hatta her türlü nimeti verme yerinde olduğu anlaşılır. Burada dikkati çeken üç nokta vardır. İlk önce bizzat yol, sıratın en önemli nimetlerden olduğu, en büyük nimet olduğu anlaşılır. İkinci olarak sırat (doğru yolu gösterme) nimeti, en mühim yardım olduğu anlaşılır. Üçüncü olarak, onlara nisbet edilen bu sırat (yol) kendilerinin hazırladıkları bir yol olmayıp, Allah’ın hazırladığı ve nimet olarak vermiş olduğu ve onların yolu olması da ona nail olmaları ve o yola girmeleri itibariyle bulunduğu anlaşılır. Ve bu vasıflar ile Allah’a nisbet edilen ve doğru nimetlere ve Allah’ın yardımına götüren doğru yola uygun gelir.
Gerçekten yol nimeti, en büyük nimettir. Çünkü herhangi bir nimetin (elde ediliş) yolunu, kanununu elde etmek o nimeti bir defa değil daima elde etme sonucunu doğurur. İlimlerin ve fenlerin önemi de bundandır. Birisinden on liralık bir yardım istemekle, devamlı on lira getirecek bir yol, bir sebep (vasıta) istemek arasında ne kadar fark vardır. Yüce Allah’tan; “Ey Rabbim, bana yardım et de falan nimeti ver.” diye dua etmek ve yardım dileğinde bulunmak pek küçük bir istek olur. Hatta “her nimeti ver” demek bile böyledir. Çünkü bu dua kabul olunmakla o nimetlerin her zaman devam etmesi ve sürüp gitmesi temin edilmiş olmaz. Fakat “falan nimetin (elde ediliş) yolunu ihsanda bulun ve o yolda sebat nasib eyle.” diye istek ve araştırmada bulunulacak olursa, bu dua kabul olunduğu zaman o nimet bir kerre değil bin kerreler ve sonsuza kadar elde edilmiş olur. Yolun en büyüğü de Allah’ın yardımının yoluna girmedir. Bunun en kısası da doğru olan yoldur. Bu bulununca nimet yollarının hepsi bulunur. Nimet yolu bulununca nimetlerin hepsine sürekli olarak erilir ve burada başlangıçta bize nimet ver denmeyip de
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ
“hidayet eyle bizi doğru yola!” duası ile doğru yol istemenin öğretilmesi, bu manayı ne güzel destekler. Fatiha’ya (ta’lim-i mesele: istemeyi öğretme) isminin verilmesinde de bu nüktenin büyük bir payı olduğunu hatırlamalıyız. Halbuki bu özel bağlantı gözönünde bulundurulmadığı takdirde cümleden bu manaları çıkarmak zor olacak ve sıratın (yolun) onlara Allah’ın bir ihsanı olduğu gizli kalacaktır. Bu yönden birinci durumdaki kayıtsız nimetin belağati (güzelliği) bile bundan aşağı derecededir demektir. Gerçi onda sıratın (yolun) gayesi kayıtsız şartsız nimet olduğuna dair açık bir işaret vardır ve bu mana halk için çekici ve sevimlidir. Fakat başlangıçta sözün gelişinde istenilen maksadın Allah’ın yardımı olduğu apaçıktır. Ve bundan dolayı yolun maksadı da o ve daha doğrusu bizzat Allah Teala olduğu, ilk anda akla gelir.
Bütün nimetler de bundan kaynaklanıyor. Ve işte asıl doğru yol, hak yol bu manada özel isim gibidir. Çünkü bir nimetin bir yolu bilinir ve o yola girilirse de yine bizzat Allah’ın yardımı, Allah’ın tevfikı bulunmazsa bir engel ortaya çıkar, istenilen şey elde edilmez de kısmet böyle imiş denilir. Bundan dolayı her şeyden önce bu yardım ve başarıya ermek için bütün arzuları kucağına almış, büyük, açık, doğru, düz bir yol istemek gereklidir. Bu yol
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
“Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı, inayeti.” anlaşmasında sebat ile yürütecek olan bir din ve millettir. Her gerçeği ve isteği kucaklamış bir din ve millet, bir doğru yol istemek yalnız bir tasarlama ve hayalden ibaret bir istek de değildir. Bu yola ermiş ve üzerinde yürümüş, o sayede her arzusunu elde etmiş, hem de tam selamet ve mutlulukla elde etmiş nimet ehli, insanlık tarihinde inkar olunamayacak şekilde sabit olmuş ve böyle bir arzunun izleri müşahede ve tecrübe ile gerçekten görülmüş, meydana gelmiş bir şeydir. Ve işte
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ
“hidayet eyle bizi doğru yola!” ifadesinden sonra
صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
“O kimselerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna.” buyurulması bunu da özellikle göstermektedir.
Şimdi bunların kimler olduğunu anlamaya çalışalım. Bunların hepsi, topluca bize ahd-i harici ile gösteriliverecek sınırlı bir topluluk değildir. İnsanlığın başlangıcından bu ana kadar birbiri ardınca gelmiş ve Allah’ın terbiyesi ile zaman zaman olgunluk göstermiş, ardarda yaygın ve sınırsız zatlar ve topluluklardır. Biz bunları yalnız “mün’amün aleyhim”, yani Allah’ın nimetine ermiş olanlar adıyle tanır ve hakka ulaşanlar, erenler diye düşünürüz ve bu cinsin dünyada var olduğunda hiç şüphe etmeyiz. Bu nokta kesin ve kat’idir. Ve mutlaka bunların yolunu istemek de bu kesin bilgi ile hareket etmektir. Fakat etraflıca açıklamasına ve bu cinsin fertlerinden ve çeşitlerinden bir örnek almak için dışarda tayinlerine gelince: Bunu, nimetin manasını takdir etmemiz oranında bir ahd-ı zihni (zihinde belli olan nesne) ile düşünebiliriz. Bunun için
اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
kendilerine nimet verdiğin o mutlu kimseler.” ifadesinde ya cinsi belirtme veya ahd-i zihni (zihinde belli olan şeyler) mülahaza edilir. Cins olduğuna göre
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ
“ne gazaba uğramışların…” kısmı bedel; ahd-i zihni olduğuna göre de sıfat olması bellidir. Bundan dolayı bunları başlangıçta ahd-i zihni ile tasarlayıp bu vasıflara sahip bir mutlu topluluk arayacağız ve Allah Teala’dan onların yoluna hidayet etmesini isteyeceğiz ve başarılı olduğumuz anda biz de o yolda, o cinsten aleme örnek olacak bir cemaat zümresi teşkil etmiş bulunacağız. Kur’an bize bu cinsten birçok topluluklar gösterecektir ki
وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُولٰۤئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيِّ۪ينَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَآءِ وَالصَّالِح۪ينَ وَحَسُنَ اُولٰۤئِكَ رَف۪يقًا
“Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse işte onlar, Allah’ın nimet verdiği peygamberler, sıddikler, şehidler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır.” (Nisa, 4/69) ayeti bu babta en kapsamlı ayetlerden biridir. Yani tam anlamıyla kendilerine nimet verilmiş olan gerçek bahtiyarlar peygamberler, sıddiklar, şehidler, salihler ve bunlara arkadaş olan iman ehlidir. Fakat bu açıklama İslam’ın başlangıcına göredir.
Bize gelince: Bu örneğin bütün anlaşılmayan şeylerden uzak bir ahd-i haricisi (daha önce ismi geçmiş olanı) vardır ki o da peygamberlerin sonuncusu Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz’le Ashab-ı Kiram’ıdır. Az zaman içinde bunlarda tecelli eden başarı nimetinin, dünya ve ahiret mutluluğunun bir örneğini daha insanlık tarihi bugüne kadar kaydetmemiştir. Umumi tarihi okuyunuz ve bugün dünyadaki milletlere bir göz atınız. Bakınız bunların içinde mesela bir Hz. Ömer siretinin benzeri olabilecek hiçbir örnek bulabilecek misiniz? Bir taraftan fetihler elektrik hızı ile doğu ve batıya yayılırken diğer taraftan bütün ilahi adalet, yerleri ve gökleri dolduruyor ve bu nimetlerin içinde hakkın zevkine dalmış olan Ömer’in sırtındaki yamalı bir gömlek alemin gözüne Kisraların, Kayserlerin haşmetli taclarından çok yüksek bir sevinç duygusu saçıyordu. Fakat dünyanın bu teveccühü (yönelmesi) içinde hiç bir gün şaşırmayan, metanetini kaybetmeyen Hazreti Ömerü’l-Faruk, Peygamber’in vefat günü Faruk olması (hak ile batılı birbirinden ayırması)nı kaybeder gibi göründüğü zaman, Hazreti Ebu Bekir es-Sıddik bütün sadakati ile varlığını ortaya koyarak onu ve herkesi irşad etmiş ve İslam cemaatini önceden olduğu gibi Hazreti Muhammed’in yolunda yürütmüştü. Daha önce hicret günü Hazreti Peygamberle arkadaşlığı ile gizlendikleri mağarada müşriklerin baskınına uğradıkları zaman Hazreti Ebu Bekir es-Sıddik’a da üzüntü ve gevşeklik gelmiş iken
لاَ تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا
“Üzülme, Allah bizimle beraberdir!..” (Tevbe, 9/40) diye onu teselli ve tatmin eden ancak Hazreti Muhammed olmuş idi. İşte o zamanlar bir ahd-i zihni (zihinde belli olan) mahiyetinde olan o mutlu toplum bütün insanlığa en mükemmel bir misal olmak üzere belirmiş olduğundan bize göre
اَلَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
“kendilerine nimet verdiğin mutlu kimseler” ahd-i harici (önce geçmiş olanlar) ile bellidir. Bunun için selefler ve halefler (eskiler ve yeniler)den birçok müfessir
صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
ayetini Hazreti Muhammed’in ve Ashab-ı Kiram’ının yolu ve sünneti ile tefsir etmişlerdir. Fakat başlangıç ve sonuç beraber gözönünde bulundurulduğu zaman bu manada kendilerine nimet verilmiş olanlar cinsinden bir toplum diye ahd-i zihni mahiyetinde olmuş olur.
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ
“ellezine”nin sıfatıdır ve İslam’daki takva hasletinin esasını gösterir. Arapçada sıfat (niteleyen) ile mevsuf (nitelenen) arasında tarif (belirlilik) veya tenkir (belirsizlik) açısından da uygunluk şarttır. Halbuki
غَيْرِ
= gayr kelimesi, “el-alimü gayrü’l-cahil”, “el-hareketü gayrü’ssükun” (alim, cahil olmayandır; hareket, durmakdan başka bir şeydir) şeklinde tam zıddı olan bir şeye muzaf (tamlama halinde) olmadıkça belirli olamayacağı gibi
اَلَّذ۪ينَ
(ellezine) ism-i mevsulü (ilgi zamiri) de belirli olduğundan, ahd-i zihni manasına yorumlanmadıkça belirsiz bir kelime ile nitelenemez. Bundan dolayı bunun sıfat olması, mevsulün (ilgi zamirinin) ahd-i zihni manasına açık bir ipucudur. Çünkü
اَلْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ
(mağdubi aleyhim) ve
اَلضَّآلّ۪ينَ
(dallin) vasıflarının mutlaka kendilerine nimet verilmiş olanların vasfına tam zıd olması düşünülecek noktadır. Kendilerine nimet verilmiş olarak görünenler içinde gerçekten öfkeye mahkum olan veya sapıtmış olan nice kimseler de bulunur. Ve dünyada nimetler içinde yüzer gibi görünen birçok şahıs ve toplum buna misal gösterilebilir. Bu itibarla
غَيْرِ
(gayr) sıfatı, öfke ve sapıklığı olumsuz kılarak kendilerine nimet verilen kimseleri bunlardan başkasına tahsis ediyor ve o halde sağlam nimetler ile nimetten faydalananlar, bunların tam zıddı olurlarsa da mutlak surette nimetten faydalananlar böyle değildirler. Bundan dolayı nimet verme, kayıtsız olarak göz önünde bulundurulur ve
اَلَّذ۪ينَ
(ellezine) de bu sıla (ilgi zamirini açıklayan cümle) ile cins olarak veya ahd-i harici ile (önce zikredildiği için bilinen) belirli, tanınır ise
غَيْرِ
(gayr) ona sıfat olamaz, belki bedel olabilir.
Keşşaf ve ona uyarak Kadi Beydavi ve diğerleri bu bedel olmayı caiz görmüşlerdir (ez-Zemahşeri, a.g.e., I, 69; el-Beydavi, a.g.e., I, 12.). Fakat Ebu’s-Suud, tefsirinde bunu haklı olarak reddetmiştir (Ebu’s-Suud, İrşadü’l-Akli’s-Selim ila Mezaya’l-Kitabi’l-Kerim, I, 13.). Çünkü bedel, cümledeki nisbette esas kastolunan olur. Mübdelü minh (kendisinden bedel getirilen) büsbütün ihmal ve terkedilmiş halde olmamakla beraber, cümlede kasdedilen hedef olarak da kalmaz. O halde
غَيْرِ
(gayr), bedel ise
صِرَاط
(sırat) kelimesinden esas gaye nimet değil, öfke ve sapıtmanın olmaması olacaktır. Ve bu şekilde kendilerine nimet verilmiş olanlar demek, Allah’ın gazabından ve sapıtmakdan kurtulmuş olanlar demek olacağını Keşşaf sahibi açıkça belirtmiştir. Gerçi def-i mazarrat (zararı ortadan kaldırma), celb-i menfaat (menfaati celbetmek)ten daha iyi ise de esas gaye yalnız zararı ortadan kaldırmak değil, o zarardan emniyette olan nimet ve menfaattir. Bu ise bedelin değil, ancak sıfatın manası olabilecektir. Bundan dolayı sözün hedefi
اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
en’amte aleyhim)dedir. Ve gazab (öfke) ile sapıtmanın ortadan kaldırılması ona tabi olarak (uyarak) kasdolunmuş olur. Ve kendilerine nimet verilmiş olanlar demek, mutlak nimet ile öfke ve sapıtmadan kurtulmayı bir arada elde edenler demek olur ki İslam da budur. Ve gerçekten İslam’daki takva budur ve Ebu’s-Suud tamamen haklıdır. Bundan dolayı
غَيْرِ
(gayr) kelimesinde sıfat ve
اَلَّذ۪ينَ
kelimesinde ahd-i zihni manası açıktır. Bununla beraber mutlak nimetten, sağlam nimet veya söylediğimiz gibi sırat (yol) nimeti, İslam nimeti kasdedilirse,
غَيْرِ
(gayr) bunun tam zıddına muzaf ve bundan dolayı belirli olmuş olacağından cins veya ahd-i harici şeklinde sıfat olabilecektir.
Gazab, nefsin bir iğrenç şey karşısında intikam isteği ile heyecanıdır ki rızanın tam tersidir. Türkçe’de öfke, bir fark ile hiddet, hışım da denilir. Allah’a nisbet edildiği zaman gazab nefsi etkilenmelerden tecerrüd edilmekle en son haddi ve gayesinde kullanılır da intikam iradesi veya ceza verme manası kasdolunur. Bu da Rububiyet-i Rahimiyenin gereğidir. Yani öfke mutlak surette rahmetin zıddı değildir. Mesela zalime öfkelenmek, mazluma rahmetin gereğidir.
اَلْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ
teriminde bu ünvan kendilerine adeta isim olmuş gibi bir kuvvet vardır ki, öfkeye mahkum, öfke altında kalmış gitmiş demek olur. Bundan dolayı bazan bir cezaya uğramak, kendisine öfkelenilmiş olmak değildir ve hele gerçekten birtakım gelecek nimetlerin başlangıcı ve vesilesi olan acılar hiçbir zaman ceza ve öfke değildir.
وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ اْلاَمْوَالِ وَاْلاَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِ۪رِ۪ينَ
“Andolsun, sizi korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme gibi şeylerle deneriz; sabredenleri müjdele.” (Bakara, 2/155). Çünkü her işte değer, sonuca göredir.
Dalal ve dalalet, doğru yoldan kasıtlı olarak veya hata ederek sapmaktır ki, hüda (doğru yolu gösterme)nın karşıtıdır. Türkçe’de bunlara sapmak, sapıklık ve sapkınlık da denilir. Dalal, bazen gafletten ve şaşkınlıktan meydana gelir. Ve çoğunlukla da ondan sonra şaşkınlık gelir. Sonra yitmekle ve daha sonra yok olmakla biter. Bu vesilelerle dalal; gaflet, hayret, yok olma, helak olma manalarına da kullanılır. Aslında hissedilen maddi yoldan sapmaktır. Sonra maneviyatta ve akıl ile bilinen şeylerde de meşhur olmuştur. Ve biz çoğunlukla dalalet ve sapkınlığı yalnız dinde; dalal ve sapıklığı da akılda ve sözde kulanıyoruz. Bundan dolayı
اَلضَّآلّ۪ينَ
(dallin) tam anlamıyla sapkınlar demektir.
Burada gerek
اَلْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ
ve gerek
الضَّآلّ۪ينَ
deki tarif (belirlilik) edatının istiğrak (her şeyi içine alan) veya cins için olduğu açıktır. Çünkü nimetin tam salim olması bundadır. Birçok tefsirciler de böyle cinsi olumsuz kılma şeklinin tefsirlerini seçmişlerdir ki, bu şekilde nimet ve doğruluğun zıddı olan öfke ve sapıklık, kitaplı ve kitapsız müşrik (Allah’a şirk koşan) ve müşrik olmayan bütün küfür ehlinin yollarından açık olarak sakınılmış olur. Bununla beraber, tarif edatlarının en önde olan ahd-i harici manasına yorumlanmalarında da aynı manayı dolayısıyla elde etme mümkündür. Ve bunda ayrıca bir belağat da vardır. Çünkü
الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ
ve
اَلضَّآلّ۪ينَ
vasıfları kat’i olarak bilinen en alçak ve en azlarına sarfedilmiş olursa, bunlardan sakınmak öbürlerinin hepsinden sakınmayı öncelikle gerekli kılar. Bu da İslam milleti dışındaki milletler arasında bir farklılığın bulunduğunu göstermek belağatini içerir.
Acaba her ikisinin en az mertebesi ile böyle bir ahd-i harici var mıdır? Evet gerek Kur’an’da ve gerek Peygamber’in hadislerinde ve genellikle İslam şeriatında bununla ilgili deliller vardır. Ve bunlar Kitap ehli olan yahudi ve hıristiyanlardır. Gerek Allah’a şirk koşan ve gerek şirk koşmayan bütün kafirler hakkında yüce Kur’an’da…
وَلٰكِنْ مَنْ شَرَحَ بِالْكُفْرِ صَدْرًا فَعَلَيْهِمْ غَضَبٌ مِنَ اللّٰهِ
“Fakat küfre göğüs açan (küfürle sevinç duyan) kimselere Allah’tan bir gazab iner ve onlar için büyük bir azab vardır.” (Nahl, 16/106) ayetinde olduğu gibi öfkeyi ve
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَب۪يلِ اللّٰهِ قَدْ ضَلُّوا ضَلاَلاً بَع۪يداً
“(Sana gelenleri) inkar edip Allah yolundan menedenler, gerçekten derin bir sapıklık içine düşmüşlerdir.” (Nisa, 4/167) ayetinde olduğu gibi sapıklığı genelleştirerek açıkça ifade etmekle beraber yahudiler hakkında çoğunlukla:
وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذّ۪لَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ وَبَاۤؤُا بِغَضَبٍ مِنَ اللّٰهِ
“Üzerlerine alçaklık ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar.” (Bakara, 2/61) gibi gazabı, hıristiyanlar hakkında da:
يَآ اَهْلَ الْكِتَابِ لاَ تَغْلُوا ف۪ى د۪ينكُمْ غَيْرَ الْحَقِّ وَلاَ تَتَّبِعُوآ اَهْوَآءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ وَاَضَلُّوا كَث۪يراً وَضَلُّوا عَنْ سَوَآءِ السَّبِ۪يلِ
“Ey Kitab ehli, dininizde haksız yere aşırılığa dalmayın ve önceden sapmış, birçoklarını da saptırmış, düz yoldan şaşmış bir milletin keyiflerine uymayın.” (Maide, 5/77) gibi sapıklığı, açıkça ifade buyurmuştur.
Bununla beraber yahudiler ile hıristiyanların kestiklerini yemek ve kızlarıyla evlenebilmek gibi yakın muamelelerde diğer müşriklerden farklarını da göstermiştir. Bunlardan anlaşılır ki kitap ehli olan yahudi ve hıristiyanlar, gazab ve sapıklıkta diğer müşriklerden, dinsizlerden ve diğer batıl din sahiplerinden daha ehvendir. Ve bunlar, İslam’ın yakın zıddıdırlar. Bundan dolayı Fatiha’da
اَلْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ
“kendilerine gazab olunan kimseler” den maksat ahd-i harici ile Yahudiler,
الضَّآلّ۪ينَ
“sapıtmışlardan” maksat da hıristiyanlardır, diye tefsir olunursa,
غَيْر
(gayr) ve
لاَ
la) ile ilk önce ve metin ile bunların yolu olumsuz kılınmış ve dolayısıyla öncelikle (yani dal bi’ddelale: delaletiyle delalet edici) olarak da bütün diğer kafirlerden sakınılmış olur. Ve bu tefsirin naklinde senedler kuvvetlidir. İbn Cerir Taberi epeyce hadis nakletmiştir. “Dürrü Mensur”un açıklamasına göre; İbn Ebi Hatim: ”
اَلْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ
(mağdubi aleyhim)in yahudiler ve “dallin”in hıristiyanlar olduğu şeklindeki tefsirde, tefsirciler arasında ihtilaf olduğunu bilmiyorum.” demiştir. Nasıl ki İbn Hıbban ve Hakim (Niysaburi), bu konuyla ilgili hadislerin sıhhatine; Tirmizi de hasen olduklarına hükmetmiş ve bunları birçok muhaddisler tahriç etmişlerdir. (el-Hafaci, İnayetü’l-Kadi ve Kifayetü’r-Radi ala Tefsiri’l-Beydavi, I, 144.)
Nassın görünürde bu genelliğini iki çeşitte toplayacak tarzda kayıt ve şarta bağlamak usul açısından caiz olmayacağı düşüncesiyle bazı tefsirciler buna ilişmiş ve ayet metninin umumi mana üzere bırakılması ile yahudiler ve hıristiyanları birer örnek olarak kabul etmeyi uygun görmüştür. Yahudiler ve hıristiyanlar en zararsız ve kat’i olarak bilinen en yakın kimseler olarak düşünülmeyecek olursa bu itiraz haklı olarak akla gelebilir. Çünkü sakınmayı onlara tahsis etmenin manası İslam’da hem akla ve hem kesin nakillere aykırı olduğundan böyle bir ahd-i hariciye imkan yoktur. Söylediğimiz gibi bunlar kat’i olarak bilinen en yakın kimseler olarak düşünülürse diğerlerinden genel olarak sakınmak öncelikle sabit olacağından dolayı bir gruba tahsis etmek, bir tarafa atılmış ve sakıncası atlatılmıştır ve zaten
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
de şirkleri açıkça belli olan diğer müşriklerden ve bunlara göre hafif olan yahudiler ve hıristiyanlardan da dolayısıyla sakınılmış olduğundan burada da; bunlardan açıkça ve diğerlerinden dolayısıyla sakınılmış olmasında da belağat vardır. O halde bu konuyla ilgili hadislerden de biraz bahsedelim:
Hazreti Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’in “yahudiler, kendilerine gazab edilmişler, hıristiyanlar da sapıklardır.” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, I, 2.) buyurduğunu Tirmizi “Sahihi”, bu bölümü tefsirinde ünlü Hatem et-Tai’nin oğlu Hz. Adiyy’den, senedi ile bir hasen hadis olmak üzere rivayet etmiştir ki meali şöyledir: “Adiyy b. Hatem (r.a.) demiştir ki: Resul-i Ekrem (s.a.v.)’e gittim, mescidinde oturuyordu. Cemaat: “İşte bu Adiyy b. Hatem’dir.” dediler. Ben ise aman dilemeden ve yazışma yapmadan gelmiştim. Hemen huzuruna atıldım. Derhal elimi tuttu: “Başlangıçta Allah’tan ümit ederim ki onun elini benim elime koyacak.” buyurmuştu. Daha sonra kalktı. O sırada bir kadın beraberinde bir çocuk ile huzuruna geldiler ve: “Bizim sana ihtiyacımız var.” dediler. Onlarla beraber kalkıp onların ihtiyaçlarını giderdi. Sonra elimden tutup beni mübarek evine götürdü. Bir kız çocuğu ona bir yastık getirip yere koydu ve o üzerine oturdu. Ben de huzurunda oturdum. Bunun üzerine Allah’a hamd ve sena etti ve şöyle buyurdu:
لاَ اِلٰهَ اِلاَّ اللّٰهُ
“Allah’tan başka ilah yoktur.” demekten niye kaçıyorsun, O’ndan başka bir ilah mı biliyorsun?” Ben: “hayır” dedim. Ondan sonra biraz konuştuktan sonra “Sen her halde
اَللّٰهُ اَكْبَرُ
(Allahü Ekber = Allah en büyüktür) denilmesinden kaçıyorsun, demek ki Allah’tan daha büyük birşey biliyorsun.” buyurdu. Ben yine “hayır” dedim. Buyurdu ki;
فَاِنَّ الْيَهُودَ مَغْضُوبٌ عَلَيْهِمْ وَاِنَّ النَّصَارٰي ضُلاَّلٌ ضَآلّ۪ينَ
yani “yahudiler gazaba uğramış, mağdubi aleyhim olmuşlar, hıristiyanlar da sapıtmış sapıklığa düşmüşler”. Bunun üzerine ben de: “Ben müslüman oldum geldim.” dedim. Ve baktım ki mübarek yüzü sevincinden açılıyordu. Daha sonra emretti. Ensar’dan bir zatın yanına verildim. Akşam-sabah hep peygamberin huzuruna gelir dururdum. Yine bir akşam yanında idim. Bir insan topluluğu geldi. Üzerlerinde yün elbise vardı. Allah’ın elçisi kalktı, namaz kıldı, sonra onları teşvik etmeye başladı. Diyordu ki; “Bir sa’ (dört avuç, yaklaşık 3 kg.) olsa bile, yarım sa’ olsa bile, bir tutam olsa bile, bir tutam parçası olsa bile bununla her biriniz yüzünü cehennemin -yahut ateşin- hararet (yakıcılığı)’inden korusun, hatta bir hurma tanesi olsa bile, yarım hurma tanesi olsa bile bunu yapsın. Her biriniz Allah’a varacak, O da size şu söyleyeceğimi söyleyecektir: Allah, “Ben size göz, kulak vermedim mi? “Evet verdin” der. “Mal ve çocuklar vermedim mi?” “Evet verdin” der. İnsan: O zaman Allah Teala: “O halde hani sen kendin için önceden ne hazırlık gördün” der ve insan işte o vakit önüne, arkasına, sağına, soluna bakar da cehennemin sıcaklığından yüzünü koruyacak hiçbir şey bulamaz. Her biriniz yüzünü ateşten korusun, yarım hurma ile olsa bile. Bunu bulamazsa, tatlı sözle bile olsun. Çünkü ben artık sizin hakkınızda fakirlik ve yoksulluktan korkmam. Çünkü Allah yardımcınız ve vericinizdir. Sizin için fakirlik korkusu, nihayet Medine ile Hiyre arasında kervan giderken bineğinin çalınması korkusu ne ise ondan fazla değildir.” (Tirmizi, Tefsiru’l-Kur’an, I, 2.) buyurdu.
Adiyy b. Hatim (r.a.) bunu rivayet ettikten sonra şunu da ilave etmiş: “Bunu dinlerken ben gönlümden; bu nerede? Tay dağlarının eşkiyası nerede? diyordum.” Demiştir.
Fakat Yahudiler gazaba uğramışlar demekle,
اَلْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ
Yahudilerdir, demek arasında büyük bir fark vardır. Bundan dolayı bu ve benzeri hadislere göre Yahudilerin ve Hıristiyanların Fatiha’daki
مَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ
(mağdubi aleyhim) ve
اَلضَّآلّ۪ينَ
(dallinden) birer örnek oldukları anlaşılırsa da, ayetin kelimelerinin delalet ettiği mananın bunlardan ibaret olduğu anlaşılmaz. Bununla beraber ikinci şekilde de sağlam rivayet vardır. Tarif (belirtme) edatının en önde gelen manası ahd-i hariciye göre yorumlanması, yukarıdaki açıklama ile kolaylık dairesinde mümkün olunca mütevatir olmayan hadislerle ayeti kayıt ve şarta bağlamanın sakıncası varid olmayacağından dolayı bu hadislerin de kullanılması vacib olur. Bundan dolayı iki tefsir arasındaki fark, birisinde yani cinste hepsinden sakınmanın söz ve metin ile; diğerinde de mana ve delaletle olmasındadır. Birincisine göre İslam açısından müşrikler ile kitab ehli arasındaki fark Fatiha’da ifade edilmemiş, ikincide ise bu fark bile gösterilmiş olur ki biz bunu Kur’an’ın üslubuna daha uygun buluyoruz.
Bunda bizi düşündürecek çok önemli noktalar vardır. Acaba Resulullah Efendimiz, “Yahudiler gazaba uğramış, Hıristiyanlar sapıtmışlardır.” buyurduğu zaman, bunlar ne durumda idiler? Yahudiler, daha çok zaman önce dünya sevgisi ve bencillik ile Tevrat’ın hükümlerini ihmal ederek ve bozarak Hak yolundan bile bile ayrılmışlar ve bunun neticesinde nice yüce peygamberlere ve özellikle Zekeriyya, Yahya ve İsa (a.s.)’a olan haksızlıklarıyla da hem Allah’ın gazabını ve hem halkın nefretini kazanmışlardı. Ve çoktan siyasi hürriyetlerini tamamiyle kaybetmişler ve darma dağınık olmuşlardı. Ve bu şekilde kaybettikleri zahiri toplulukları yerine ta Hz. Süleyman (a.s.) zamanından beri takip edegeldikleri gizli cemiyetlerle uğraşmışlar ve uğraştıkça da bütün milletleri kuşkulandırmışlar ve dünyadaki insanlar gözünde içleri dışlarına uymayanların başı sayılmışlardı. Bununla beraber aslında dünyayı aydınlatmış bir kitaba, harikalarla dolu bir tarihe mensup olduklarından dolayı bir dereceye kadar aydın ve en azından geçmişleri ile şimdiki durumları arasındaki oranlama itibariyle de pek fazla dikkate değer idiler. Geçmişte Allah’a dayanması dolayısıyle çok feyizli ve bereketli olan dinlerini zamanımızda milliyetçilik çemberi ile bağlayarak devamlı hakkın üzerine çıkmak (hakkı ezmek) istiyorlar ve bunu istedikçe düşüyorlardı.
Hıristiyanlara gelince: O zamanlar bunlar Roma’nın mirasçısı, İstanbul’un sahibi olarak yeryüzündeki iki büyük devletin biri ve hatta birincisi bulunuyorlardı. Karşılarında bir İran (devleti) vardı. Yani o günkü Hıristiyanlığın dünyadaki yeri bugünkü Hıristiyanlık’tan çok yüksek idi. Dış görünüşlerine bakıldığı zaman bunlar kendilerine nimet verilmişler zannedilebilirlerdi. Halbuki gerçekte böyle değil idiler. Kötü bir sonuca doğru yürüyorlardı. Sonuçları ve ahiretleri gerçekten tehlikeli idi. Gerçi bunlar, Yahudiler gibi ırkçılık çemberine sıkışmış değildiler. Fakat hak ölçüsünü kaybetmişlerdi. İşin başlangıcında Hakk’ın tevhidi yerine üçlü ilah inancına saplanmışlardı. Ve en adi müşrikler gibi putlar içinde kalmışlardı. Gerçi Maniviye ve Seneviyye (biri iyilik öteki kötülük için olan iki ilahın varlığını kabul edenler)ye göre bu üçlü ilah inancının başında bir baba ilah tanıdığından dolayı az çok bir tevhid manası yok değildi. Fakat bu üçlü ilah inancı, İskenderiye felsefesinin değişik üç şahıstan ibaret ekanim-i selasesi (üç unsuru) yerine, üç şahsın birleşmesine dayalı bir ekanim-i selase (üç unsur) idi. O şekilde ki hem bir, hem üç idi. Böyle aklın çelişki kanununu da çiğneyen bir üçlü ilah inancı artık akli ilerlemelere meydan bırakmamış ve miras yoluyla elde ettikleri bütün ilimleri ve fenleri çığırından çıkarmış ve delillerle isbatlama yolundan ayrılıp sadece kalbi zevke ve doğru bir yolu takip etmeyen meyillere dayanarak dini rastgele, insanları gemlemeye bir vesile gibi takip etmişler ve bunun için ellerinde bulunan mantık uygulamasını bir yana atıp sadece psikolojinin meyiller ve hisler bölümü ile halkın kalblerini cezbetmek için uğraşmışlar ve nice aşırılıklara sapmışlardı. Diğer taraftan hukukla ilgili düşünceyi tamamen çiğnemişlerdi. Onlara göre hak, şeriat kavramının gerçekle ilgisi yoktu. Bunlar ilmi, gerçek ve ilahi bir kavram değil idi. Nitekim durum böyle iken hıristiyan dillerinde hukuk manasına kullanılan kelimelerin hak ve hakikat (gerçek) maddesi ile hiçbir ilgisi yoktur. (Druva) başka, (verite) başkadır. Ve aynı zamanda eski Roma’da olduğu gibi, normal hazırlanmış bir hukuk da değildi. Bundan dolayı halkın iradesine de bağlı değildi. Hukuk yalnız ruhanilerin ve ruhani meclislerin koymuş olduğu prensipler idi. Bunlar, hak üzerinde ilme ve ictihada dayalı bir düşünce ile değil, bir irade düşüncesi ile tamamen kanun koyucu vasfı ile hareket ediyorlardı ve bununla beraber üçlü ilah inancının sonucu olarak bu da Lahut (ilahi olan) ile nasut (insanlara ait şeyler)un anlaşılmaz bir karışımı idi. İnsan haklarının, böyle Allah’ın koyduğu kanunlara dayanmayan kanun koyucularının elinde istenilen şekle konulabilmesi ve uygulamasında da iyi niyet ile değil, keyfi ve zevki noktalardan hareket edilmesi ve aslında hıristiyanlardan başkasına hiç bir şekilde yaşama hakkı tanınmaması, toplumu büyük çöküşlere hazırlıyordu. Çünkü insanlar dünyada şairane bir zevkle geçici zaman için eğlenebilirlerse de bu zevk gerçek zevki çiğnemeye başladığı zaman derhal sönmeye mahkumdur. İnsan haklarına aslında kalıcı hiçbir değer verilmediği zaman ilahi hükümranlığın hiçbir anlamı kalmaz ve kalbi meyilleri (arzuları) coşturacak diğer vasıtaların hepsi hakkın karşısında neticesiz kalır.
Burada inançtan meydana gelmeyen ve inanca aykırı ortaya çıkan sapıklık ve ahlaksızlıklardan bahsetmeye gerek görmüyoruz. Çünkü onlar, dini esaslara bağlı değildir. Bu şekliyle teslis (üçlü ilah inancı), fikirleri kısırlaştırma, kalbleri avlama, şeriatsızlık, vicdan darlığı ve özet olarak tek kelime ile hak ve hakikatten uzaklaşma. İşte Hıristiyanlığın o zamanki bariz nitelikleri bunlar idi. Bu ise peygamberlerin yolu olan hak yoldan sapma idi. Ve sapıklığın neticesi de elbette şiddetli ceza olacaktır. Bunun için o sıradaki devletleriyle beraber hıristiyanlar görünürde kendilerine nimet verilmiş sayılsalar bile vicdanları ve gelecekleri sağlam değildi. Dünyada kuvvetten düşmeye ve ahirette de bu haksızlıkların cezasına aday ve sapıklardı.
Gerçekten de öyle oldu. Ve yüce Allah kullarına böyle kusurlardan (lekelerden), tehlikelerden uzak ve sağlam, gelecekte tam selamet ile Allah’ın nimetine ulaştıran İslam dinini, doğru yolu ihsan etti ve pek kısa bir zaman içinde İslam dinini kabul edenlere Allah’ın vaad ve nimeti şüpheden uzak olarak gerçekleşti. Ve bunlar, dünyaya en son ve en olgun dini örnek oldular. Bu doğru yolda sabit olanlar için aynı sonuç -Allah’ın yardımıyla- sonsuza kadar gerçekleşecektir. İşte
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
“Yalnız sana ederiz kulluğu, ibadeti ve yalnız senden dileriz yardımı, inayeti.” anlaşması ile
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ ۞ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْصُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَ الضَّآلّ۪ينَ
“hidayet eyle bizi doğru yola, o kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna. Ne gazaba uğramışların, ne de sapmışların yoluna değil.” duası bu gerçeği dile getiriyor.
Özetle: Fatiha suresi baş tarafında kainatın başlangıç ve sonucuna ait bütün istenen özellikleri ile Allah’ı bilme bahislerini, Kur’an ilminin ve İslam dininin konusunu, prensiplerini; orta kısmında ise Kur’an ilminin özel konusunu ve gayesini ve İslam dininin başlangıcı olup en büyük yaratılış kanunu olan Allah’la bağlılıkları ile bütün sosyal sırları ve hukukla ilgili prensipleri tebliğ ve kaydettikten sonra üç ayette de hak yolun, İslam dininin efradını cami (fertlerini içine alan), ağyarını mani (yabancıları çıkaran) kesin sınırını, tasvirine doyulmaz bir belağat ile tesbit etmiş ve bunların hepsini başındaki bir
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ
belağatlı cümlesinde toplayarak geçerliliğini Allah’ın adı ile ilan etmiştir.
İslam dininin bu tarifi şu oluyor: Gazaba uğratmadan, sapıklığa düşürmeden, doğruca ve selametle Allah’a ve Allah’ın nimetlerine götürüp
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ
“el-hamdü lillah = Allah’a hamd olsun” dedirten ve bu temiz nimetlere tam selametle ermiş, gerçekten mutlu ve övülmüş, öfkeye uğramamış ve sapıtılmamış zatlar tarafından takip edildiği tarih tarafından görülmüş ve tecrübe ile bilinen büyük, aşikar, düz, doğru, hak yolu ve istikamet yolu.
Bu dini kabul etmenin, dindarlığın başlangıcı ilk önce Allah Teala’yı tanımak ve ona
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُ
“Yalnız sana ederiz kulluğu, ibadeti ve yalnız senden dileriz yardımı, inayeti.” diye Allah’tan başka ilah olmadığına tam bir şekilde söz vermek ve anlaşma yapmak ve ondan sonra da tam bir sebat ve samimiyet ile gereğini yerine getirmek için hak ve vazifelerin bütün sınırlarını bildiren ve üzerinde kolaylık ve selametle yürünmek mümkün olan dosdoğru bir şeriat caddesine hidayet, yani bilimsel olarak doğru yolu göstermek ve pratikte başarılı olmayı istemektir ki, bu şuurlu isteğin cevabı Bakara suresinin başında başlayacaktır.
Demek ki istemek ve dindarlık bizden; din, şeriat ve doğru yolu göstermek Allah’tandır. Ve bu hidayet (doğru yolu göstermek) iki çeşittir. Biri ilmi olan irşad, diğeri fiili (pratik) olan Cenab-ı Hakk’ın kuluna yardım etmesidir. Yüce Kur’an, ilmi irşadı istemenin cevabıdır. Fiili olarak başarılı kılmayı istemenin cevabı da bu irşadı kabul etmekle etraflıca dindarlıkta her an ve her lahza meydana gelecektir.
İşte İslam dini böyle bir Allah kanunudur. Fatiha bunu tanımlarken manasını isbatlamak için başlangıçtaki akli ve kalbi irşadlardan sonra gözlem ve tarihin şehadet ettiği tecrübeyi gösterivermiş ve başka delil ve vesikaya bile ihtiyaç bırakmamıştır.
Bunda şüphe edenler gözlem ve tecrübe ile sabit olan örneği peygamberlerin sonuncusu Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizle yüce ashabının bu sayede nail oldukları Allah nimetlerinin büyüklük ve mukaddesliğini tarihte gözleri kamaşa kamaşa okuyabilirler. Elhamdülillah Allah’ın kitabı, bir harfi bile bozulmaksızın olduğu gibi elimizde mevcut ve Peygamberimize ait sünnetler korunmuş olduğundan, İslam dininin hakikatında hiçbir sapma, hiçbir sapıklık arız olmamıştır. Bunun için Kur’an, Hazreti Muhammed’in mu’cizelerinin en derini, tarih de onun hak olduğuna, davasının doğruluğuna şahittir. Ve bu şekilde bizim için din ilmi, akıl ve nakil ile karışıktır. Bunları, doğruluk ve içten sevgi ile uygulayacak olan toplumların tecrübe ile sabit olan aynı sonuçları elde edeceklerinden şüphe etmek için hiçbir hak yoktur. İlim ve fen adına böyle bir şüphe ortaya atmak, dün beni aydınlatan güneşin yarın aydınlatamayacağını iddia etmek gibi, tümevarım kanununu inkar etmektir. Fakat ilim ve fende, tecrübe ve tümevarım kanununa pek büyük önem veren Avrupalılar bu istikra (önerme)yı yerinde yapmayarak fikirleri karıştırıyorlar. Çünkü İslam dininin mahiyetini, aslından ve hakkıyla dindarlığına sahip olan kaynaklardan araştırmıyorlar da; çöküş içinde yuvarlanan şimdiki müslümanlarda arıyorlar. Halbuki gerçek, şimdiki zaman ile geçmiş zamanın karşılaştırmasından çıkacaktır. O zaman görülür ki o doğru yol üzerinde gerçekten yürüyenlerle yürüyemeyenler arasında büyük fark vardır. Ve bu fark bir ilerleme ile bir gerileme farkıdır. Demek ki sadıklar yükselmiş, sadık olmayanlar gerilemişlerdir. Demek ki din, hak kanunudur, fakat din adına yapılanlar noksandır ve doğru değildir. İlim ve fendeki her hak kanunu da böyle değil midir? Mesela iyi matematik bilen bir adam muamelelerinde o hesabı yapmaya üşenir de uygulamazsa kabahat matematiğindir denebilir mi? Ve mesela pis mikropların zararlarını bilen kimse sokaklarda gezdiği papuçlarla oturduğu veya yattığı odanın içine kadar girmeyi alışkanlık haline getirirse, sonunda etkisinde kalacağı felaketten mikrop ve koruyucu hekimlik ilmini sorumlu tutmaya hak kazanabilir mi? İnsanlar kendilerini hakkın kanununa uydurmakla yükümlü iken, o hak kanununu kendilerine uydurmaya çalışırlarsa kusur o kanunun değil, o insanın olur ve zararına katlanan da insandır. Allah’ın gazabı ilk önce bunu bilerek yapanlar içindir. Bilmeyerek yapanlar da sapıklardır. Bunlar da sonunda o akibete mahkumdurlar. Ne yazık ki asrımız insanlarında özellikle din hususunda hakkın kanununu kendilerine uydurmak sevdası üstün gelmiş görünmektedir. İlim, fen ve sanayideki bu kadar ilerlemelere rağmen bütün dünyada insanlığın sıkıntılarının genel bir şekilde gittikçe artmasının sebebi de budur. Bu sıkıntıları, ancak doğru yolda yürümek kesebilir.
اَللّٰهُمَّ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلاَالضَّآلّ۪ينَ
“Allahım! Bizi doğru yola hidayet et. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna. Gazabına uğrayanların ve sapanlarınkine değil”. Amin, “kabul et” manasına gelen bir ism-i fiil (fiil manasına gelen isim)dir. Amin demeye de te’min (emniyet hissi vermek) denilir. Bu Kur’an nazmının bir parçası değildir. Bunun için Mushaf’a yazılmaz. Fakat Buhari ve Müslim’de de rivayet edildiği üzere Hazreti Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki; “İmam veleddallin dediği zaman hepiniz amin deyiniz. Çünkü melekler amin derler. Amin demesi, meleklerin aminine rastgelenin geçmiş günahları affedilir.” (Buhari, Tefsiru’l-Kur’an, I; Muvatta, Salat, 11.) Diğer mevkuf bir hadiste de: “Dünya halkının saflarının hizasında göktekilerin safları bulunur.” Bundan dolayı yerdeki “amin” gökteki “amin”e rastgelirse ibadet edenin günahları affedilir.” (Müslim, Salat, 129; Ebu Davud, Salat, 93,96; Nesai, İmamet, 28; İbn Mace, İkamet, 50; Ahmed b. Hanbel, II, 98, V, 101.) buyurulmuştur. Bundan dolayı “amin” sünnet ile sabittir. Hem imam ve hem cemaat tarafından gizlice yapılmalıdır. İmam gibi yalnız başına namaz kılan da gizlice söyler


—- 24 – Nur Suresi – (Mushaf Sırası: 24 – Nüzul Sırası: 102 – Alfabetik: 84) —–

Türkçe Okunuşu:
Nur Suresi Ayet 24.2 – Ezzâniyetu vez zânî feclidû kulle vâhıdim minhumâ miete celdeh, ve lâ teé’huzkum bihimâ raé’fetun fî dînillâhi in kuntum tué’minûne billâhi vel yevmil âhır, velyeşhed azâbehumâ tâifetum minel mué’minîn.

Türkçe Meali:
Nur Suresi Ayet 24.2 – Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüzer değnek vurun. Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dini(nin koymuş olduğu hükmü uygulama) konusunda onlara acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir topluluk da onların cezalandırılmasına şahit olsun.

Türkçe Okunuşu:
Nur Suresi Ayet 24.10 – Ve lev lâ fadlullâhi aleykum ve rahmetuhû ve ennallâhe tevvâbun hakîm.

Türkçe Meali:
Nur Suresi Ayet 24.10 Ayet – Allah’ın size lütfu ve merhameti olmasaydı ve Allah tövbeleri kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı, hâliniz nice olurdu?

Nur Suresi Ayet 24.17 – Yeızukumullâhu en teûdû limislihî ebeden in kuntum mué’minîn.

Türkçe Meali:
Nur Suresi Ayet 24.17 – Eğer inanıyorsanız, bu gibi şeylere bir daha ebediyyen dönmemeniz için Allah size öğüt veriyor.


9 – Tevbe Suresi – Ayet 1 (Mushaf Sırası: 9 – Nüzul Sırası: 113 – Alfabetik: 104) —–

Hak Dini Kuran Dili – TEVBE SURESİ  TEVSİRİ- 9.1

1- Allah’dan ve Resulü’nden bir ültimatomdur bu, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere:
2- Bundan böyle yeryüzünde dört ay daha istediğiniz gibi gezip dolaşın. Şunu da bilin ki, Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz. Allah ka-firleri mutlaka perişan edecektir.
3- Ayrıca büyük hac günü Allah ve Rasulü tarafından insanlara bir ilandır ki, Allah da Resulü de müşriklerle yapılan antlaşmalara artık bağlı değildir. Eğer hemen tevbe ederseniz, bu sizin için hayırlı olur. Yok yine tevbeden yüz çevirirseniz biliniz ki, Allah’ı yıldıracak değil-siniz. Kafirleri acı bir azap ile müjdele.
4- Ancak kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklerden size olan ahitlerinde hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiçbir kimseye yardımda bulunmamış olanlar bunun dışındadır. Siz de onlarla olan antlaşmanızın hükümlerine antlaşma süresinin sonuna kadar uyunuz. Muhakkak ki, Allah müttakileri sever.
5- Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namazı kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
6- Eğer müşriklerden biri aman dilerse, ona aman ver. Ta ki, Allah’ın kelamını dinlesin. Sonra onu güvenlik içinde olduğu yere ka-dar gönder. Çünkü bunlar gerçekten de bilgisiz bir kavimdirler.
“Beraet”


—– 108 – Kevser Suresi – Ayet 1 (Mushaf Sırası: 108 – Nüzul Sırası: 15 – Alfabetik: 55) —–

Hak Dini Kuran Dili – KEVSER SURESİ TEVSİRİ- 108.1

1- Muhakkak biz sana Kevser’i verdik.
2- Öyleyse Rabb’in için namaz kıl ve kurban kes.
3- Muhakkak ki sonu kesik olan, sana buğzedendir.
اِنَّا
Muhakkak biz (
اِنَّآ اَنْزَلْنَاهُ
Suresi’ne bkz.)
اَعْطَيْنَاكَ الْكَوْثَرَ
“Sana Kevser’i verdik.” Hitap, Resulullah’adır. “I’ta”da malumdur ki, atıyye vermek, iyilik yapmaktır. Yani ey Muhammed, emin ol ki biz, Hak Rabb’ın yüksek şanımızla sana özel lütuf ve ihsan olarak kevser verdik kevser.
Kevser: Asıl lügatta çokluk demek olan “kesret”ten cevher gibi fev’al vezninde vasıf veya bir isim olup Razi’nin ve Ebu Hayyan’ın ifadeleri vechile çokluğu ifrat derecede olan, yani çok pek çok, gayet çok şey demektir. (Ebu Hayyan, a.g.e., VIII, 519-520; Fahru’r-Razi, a.g.e., XXXII, 124.) Oğlu seferden gelen bir Arab’a


 

Burası denemeler yapmak amacıyla oluşturulmuş bir Demo/Test sistemidir. — Sipariş işlemleri sonladırılamayacaktır, Lütfen herhangi bir ödeme işlemi yapmayın. Kapat